Mitinglerdeki sessiz çığlık!
Kalabalıkların gürültüsünde kaybolan tek bir sesin, belki de en yüksek hakikatti. Sabahın ilk ışıkları, şehrin üzerine düşerken betonun çatlaklarında biriken çiy taneleri gibi parıldıyordu. Sokaklar, geceyi sırtında taşıyan bir canavarın nefes alışı gibi inliyordu. İnsan yüzleri, vitrin camlarında asılı kalmış maskeler gibi donuk; rüzgâr, Paul Simon’un “Sessizliğin Sesinde” geçen “Merhaba karanlık, eski dostum” mısrasını fısıldıyordu kulaklara. Her adım, bir hesaplaşmaydı. Hem kendimle, hem de bu şehirle yükselen gökdelenlerin gölgesinde ezilen, taşranın unutulmuş çocuklarıyla...
Şehir, bir labirentti. Caddeleri, Jules Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ındaki Nautilus’un paslı demirlerine benzeyen metrobüs raylarıyla örülmüştü. İnsanlar, birer Kaptan Nemo’ydu aslında: Kaybolduklarını bilmeden, kendi denizlerinin derinliklerine dalıyorlardı. Ama bu kez kaçış yoktu. Ekranlarda parlayan haber bültenleri, sosyal medyanın yapay neşesi, vitrinlerde sergilenen mutluluk reklamları… Hepsi, gerçeğin üzerine çekilmiş bir tül perdeydi. “Medya,” diyordu Ece Ayhan’ın Bakışsız Bir Kedi Kara’sındaki gibi, körleri bile konuşturan bir vantriloktu.
Taşrada ise zaman, bir testi gibi kırılıyordu. Köy meydanlarında oturan yaşlı dayıların yüzlerindeki çizgiler, toprağın çatlaklarından fışkıran öyküler anlatıyordu. Onların sessizliği, şehrin gürültüsünden daha çığlıktı. Suriye’de bir çocuk, okul........
© Milat
