Baba avucumda kertenkele var
Bir insanın yeryüzündeki asıl menzili, yürüdüğü yollar değil, avuçlarında taşıdığı ağırlıktır. Bizler hep ileriye, durmaksızın o meçhul ufka doğru adımladığımızı sanırken, aslında sadece geride bıraktığımız toprağın amansız çekimine direnen nafile birer rüzgârız. Hele ki o toprak, sıradan bir yer kabuğu değil de bir babanın harç kokan, nasırla mühürlenmiş, yorgun ve çatlamış ellerinde vatan bulmuşsa...
Kayıp, boşlukta asılı kalan, ucu bucağı belirsiz soyut bir his değildir. Kayıp; yer çekimi olan, kütlesiyle insanın göğüs kafesini çatlatan, geceleri uykudan sıçratan somut bir hakikattir. Bir babanın gidişi, sıradan bir vedadan ziyade, insanın sırtını yasladığı o ulu dağın bir gecede sessizce, yaprağı bile incitmeden yer değiştirmesidir. Artık arkanızda, esen fırtınaların soğukluğunu kesen o görkemli gölge yoktur. Yalnızsınızdır ve bu yalnızlık, yeryüzünün en ağır yüküdür.
Geriye dönüp baktığımda, o nasırlı ellerin yıllar boyu inşa ettiği sadece tuğla duvarlar, harcını kardığı betonlar değildi. O eller, etrafımdaki dünyanın hırçınlığına karşı örülmüş, aşılmaz bir merhamet kalesiydi. Sessizliğin, taş taş üstüne konularak nasıl devasa bir şefkate dönüştüğünü; bir insanın yeryüzünde sadece sevdiklerinin amelesi olmaktaki o görkemli sükûnetini ben ilk kez o avuçlarda gördüm.
Şimdi zihnimin o loş odalarına, ışığın sadece tek bir noktaya vurup geri kalan her şeyi zifiri bir karanlıkta, o ağır gölgelerin içinde bıraktığı eşiğe dönelim.
Küçücük bir çocuk... Geçmişin kavurucu bir yaz sıcağında, çorak, sararmış otların bittiği ıssız bir arazinin tam ortasında diz çökmüş. Karşısında, damarları yeryüzü gibi çatlamış ellerini ona doğru uzatan bir baba duruyor. Çocuğun titreyen parmaklarının ucunda, kalbi göğüs kafesini yırtacakmışçasına hızla atan, yeşil ve narin bir kertenkele var. Hayatın bütün o acımasız hızı,........
