Günahın Kokusu -2-
Geçen hafta açtığımız not defterindeki ikinci anekdot bir imgedir: “İçki içen birini ağzının kokmasından biliriz. De, ya insanın her işlediği günahın kokusu çıksa..?” Cümleyi yarım bırakmışız, üç noktayla... Belki de bilerek böyle bırakmışız çünkü devamını getirmek, herkesin “kendi burnuna” duyduğu güvenle alakalı bir iştir.
Bildiğiniz gibi koku, insanın 5 duyusu arasında en eski ve en ilkel ama en gerçekçi duyusudur. Göz aldatılabilir, gördüğünde yanılabilir. Mesela çocuğun başını okşayan birisinin aslında çocuğun başına elini sürerek elindeki tozu bu şekilde silmesi söz konusu olabilir. Kulak da öyle; kulak yanıltılabilir. Duyduğu zikir sesinin aslında riya amaçlı kandırmaca, düzmece olması mümkündür.
Koku öyle mi? Koku, bir yerden sızar, perdeyi aşar, kapının altından içeri girer ve adeta filtrelenerek gelir. Bu yüzden edebiyatta ve tasavvufta koku, çoğu zaman saklanamayanın, örtülemeyenin sembolüdür. Görülebilecek nesneyi saklayabilirsiniz, sesi kısabilirsiniz lakin kokunun yayılmasını engelleyemezsiniz. Gülün kokusu gülü ele verir; bozulmuş etin kokusu da bozuk eti. Ya çirkinliklerin kokusu? Maazallah!
Okumuşunuzdur, Kur’an-ı Mubin (Hucurat 12), gıybeti anlatırken çarpıcı bir benzetme kullanır: Gıybet eden, ölmüş kardeşinin etini yemiş gibidir. Ölü eti imgesi, kendiliğinden bir koku imgesidir. Kur’an burada gıybetin görünmeyen çirkinliğini duyulara çevirir; kulağın kolayca taşıdığı bir sözü, midenin kaldıramayacağı bir sahneye dönüştürür. Sanki şöyle der: “Bu söz size hafif geliyor, çünkü kokusunu almıyorsunuz. Eğer alsaydınız…”
Hadis kaynaklarında da bu imgeye yakın bir rivayet nakledilir. Cabir b. Abdullah’tan aktarıldığına göre, Resulullah’ın yanında iken kötü bir koku yayılır ve o, bunun müminleri gıybet edenlerin kokusu olduğunu söyler. Rivayetin mesajı açıktır: Gıybetin bir kokusu vardır; sadece biz onu almaya alışkın değiliz, ya da o kokuyu ala ala ona alıştığımız için artık o kokuyu almıyoruz. Tıpkı kötü kokulu bir odada uzun süre oturan........
