Yener Orkunoğlu yazdı: İran analizlerinde liberal yanılsama ve gerçeklik
Son güncelleme: 16 Mart 2026 -
Yener Orkunoğlu yazdı: İran analizlerinde liberal yanılsama ve gerçeklik
16 Mart 2026 Pazartesi
Batı merkezli liberal düşünce dünyası ve onun yerel temsilcileri, on yıllardır İran İslam Cumhuriyeti için “sonun başlangıcı” senaryoları yazıyor. Her protesto dalgasında, her ekonomik krizde veya her siyasi gerilimde “bu sefer tamam, rejim düşüyor” manşetleri atılıyor.
İran tarihi ve toplumu hakkındaki bilgilerime dayanarak, Batı merkezci düşüncenin bu tip analizlerinin gerçeklikten uzak olduğunu görüyorum. Batı medyasının etkisinde kalan bu tarz analizleri daha önce 12 günlük savaş döneminde kendi YouTube kanalında eleştirmiştim.
1. “Rejim” vs. “hükümet” terminolojisi ve oryantalizm
Batı merkezci düşüncenin, entelektüeller üzerindeki en belirgin göstergesi kullanılan dildir. Dil kullanımı sadece bir tercih değil, politik bir pozisyon alıştır. Batı medyasının İran için “rejim” ifadesini standartlaştırması, yapıyı “geçici, gayrimeşru ve her an yıkılmaya mahkum” bir aparat olarak kodlama çabasıdır. Bu, devletin bürokratik geleneğini, seçimli kurumlarını (ne kadar kısıtlı olursa olsun) ve toplumsal meşruiyet zeminini yok sayan bir “metodolojik körlük” yaratıyor. Bu körlük, Doğu toplumlarını Batı’nın gözleriyle gören oryantalist bakış açısından kaynaklanmaktadır.
Örneğin İran devleti için “İran rejimi” sözcükleri kullanılır. Fakat başka ülkeler için, “ABD yönetimi”, veya “ABD hükümeti”, “Fransız hükümeti” gibi deyimler kullanılmaktadır; fakat “ABD rejimi” veya “Fransız rejimi” denmemektedir.
ABD ve İsrail’in saldırması durumunda İran’ın hiç kimsenin beklemediği sürpriz bir direniş göstereceğini ileri sürmüştüm. Çünkü bilgi kaynaklarım, ana akım değil, Ortadoğu ve İran konusunda uzman olan insanların ileri sürdükleri ve akla yatkın argümanlarıdır.
Takvimler 2026’yı gösterirken, İran devlet aygıtı tüm iç ve dış sarsıntılara rağmen yerinde durmaya devam ediyor. Bu durum, analistlerin kötü niyetinden ziyade, İran’ın çok katmanlı toplumsal ve devlet yapısını anlamadaki metodolojik bir körlüğe ve “arzulananı gerçek sanma” yanılgısına işaret ediyor.
2. Sosyolojik katmanlaşma: “İki İran” gerçeği
Liberal analizlerin en büyük hatası, İran toplumunu homojen ve İran sistemine tamamen yabancılaşmış bir kitle olarak varsaymasıdır. Evet, İran’da özellikle büyük şehirlerde yaşayan, dünyayla entegre olmak isteyen ve kültürel kısıtlamalardan bunalmış bir kitle var. Ancak madalyonun diğer yüzünde; kırsal kesimde, muhafazakâr kasabalarda ve alt orta sınıflarda kök salmış, yönetimi “düzenin ve kimliğin teminatı” olarak gören milyonlarca insan bulunuyor.
İran devleti, 1979’dan bu yana sadece baskıyla değil, aynı zamanda devasa bir sosyal devlet mekanizması ve dini vakıflar aracılığıyla bu kitleyi sisteme eklemlemiş durumda. Bir köylü veya küçük esnaf için İran devleti, sadece ideoloji değil; sübvansiyonlu gıda, bedelsiz sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik demektir. Batılı bir liberal için sözde “özgürlük” en üst değerken, İran’ın taşrasında “ekmek ve güvenlik” önceliklidir. Bu kitlelerin sessizliği, sokağın gürültüsünden sosyolojik olarak daha belirleyicidir.
3. Bilimsel devrim ve beşeri sermaye gücü
Şimdi, pek çoğunuzun duymadığı bir gerçeğe gelelim: İran, son yirmi yılda dünyada bilimsel büyüme hızı en yüksek ülkelerden biri oldu. Akademik makale üretiminde dünya genelinde ilk 15 ülke arasındalar. Ama asıl çarpıcı olan mühendislik gücü!
Yıllık mezun sayısı baz alındığında İran; Rusya ve ABD gibi devlerle yarışarak dünyada beşinci sırada yer alıyor. Ve sıkı durun; UNESCO’nun raporlarına göre mühendislik fakültelerinden mezun olanların yaklaşık `’ı kadındır. Hatta bazı dönemlerde bu oran p’e çıkmıştır. Bu oran, dünya ortalamasının oldukça üzerindedir. Örneğin İran’daki kadın mühendis oranı, ABD’den yüksektir. Bu oran ABD’de ortalama olarak % civarındadır. Bu veriler, Batı’daki “ezilmiş Ortadoğu kadını” imajını yerle bir eden bilimsel bir gerçektir.
Fakat bir soruna dikkat çekmek gereklidir; İran’da mühendis fakültelerinden mezun olan kadınların orana ` olmasına karşın, mezuniyet sonrası iş gücüne katılım oranları daha düşüktür ve % 20-25 bandında seyretmektedir.
İran kendi uydusunu fırlatabilen çok az sayıda ülkeden biridir. Nanoteknoloji alanında dünyada ilk 10’un içindeler. Kök hücre araştırmalarında öncü, radyoilaçlar ve karmaşık cerrahi robotlar üreten bir ülkeden bahsediyoruz.
Bu teknolojik kapasite, bir devletin beka kapasitesidir.
4. Güvenlik mimarisi ve ideolojik sadakat
Bir devletin yıkılması için güvenlik bürokrasisinin çözülmesi gerekir. Tunus ve Mısır’daki “Arap Baharı” süreçlerinde orduların saf değiştirmesi yönetimleri devirmişti. Ancak İran’da durum kökten farklıdır. Devrim Muhafızları Ordusu, sadece askeri birer yapı değil; ekonominin 0 ila @’ını kontrol eden, ideolojik olarak sistemin bekasına yeminli devasa bir organizasyondur. Ayrıca Devrim Muhafızları’na bağlı paramiliter örgütler de bulunmaktadır.
Liberal akıl, bu yapıları sadece “paralı asker” veya “zorba” olarak görür. Oysa bu kurumların üyeleri için sistemin çöküşü, sadece bir iktidar kaybı değil, fiziksel bir yok oluş ve sahip oldukları tüm sosyal statünün buharlaşması demektir. Bu “beka kaygısı”, güvenlik birimlerini sisteme ölümüne sadık kılmaktadır. Sistem, kendi koruma ordusunu toplumun en sadık kesimlerinden devşirerek bir “çelik çekirdek” oluşturmuştur.
5. “Kaos korkusu” ve bölgesel hafıza
İran halkı, çevresindeki coğrafyada liberal demokrasi vaatlerinin neye dönüştüğünü canlı örneklerle izledi. Irak’ın işgali sonrası bitmeyen iç savaş, Suriye’nin harabeye dönmesi ve Libya’nın aşiretler arası bölünmüşlüğü İranlılar için birer korku filmidir. İran halkının büyük bir kısmı, yönetimden nefret etse dahi, devletin tamamen ortadan kalktığı ve dış müdahalenin başladığı bir senaryoyu “felaket” olarak görüyor.
Bu “istikrar arzusu”, değişime duyulan açlıktan daha baskın bir duygu haline gelmiş durumda. İranlılar, devlet çöktüğünde yerine İsveç tarzı bir demokrasinin değil, paramparça olmuş bir coğrafyanın geleceğinden endişe ediyorlar. Bu kolektif hafıza, emperyalist dış müdahaleler önündeki en büyük psikolojik barajdır.
6. Muhalefetin dağınıklığı ve güven sorunu
Dışarıdan bakıldığında İran muhalefeti çok sesli ve güçlü görünebilir. Ancak liberal analistler, yurtdışındaki muhalefetin (Halkın Mücahitleri, Monarşistler vb.) İran içindeki karşılığını abartmaktadır. Halkın Mücahitleri gibi gruplar, İran-Irak savaşı sırasında Saddam Hüseyin’in yanında yer aldıkları için halkın büyük çoğunluğu tarafından “hain” olarak görülmektedir. Monarşi yanlıları ise halkın bir kesimi için nostaljik bir anlam ifade etse de, kurumsal bir alternatif sunmaktan uzaktır.
İçerideki halk, “Gideni biliyoruz ama gelen kim olacak?” sorusuna yanıt bulamadığı sürece radikal bir kopuşa imza atmıyor. Alternatifsizlik, yönetimin en büyük can simididir.
7. “Direniş ekonomisi” ve yaptırımların ters tepmesi
Batı dünyası, ağır ekonomik yaptırımların halkı canından bezdirip isyana teşvik edeceğini savunur. Özellikle ABD Hazine Bakanlığı’nın, İran parasının küresel piyasalardaki değerini düşürmek ve döviz akışını tamamen felç etmek amacıyla gerçekleştirdiği doğrudan müdahaleler, bu stratejinin merkezinde yer almaktadır. Ancak bu finansal kuşatma, beklenen siyasi çöküş yerine farklı bir ekonomik gerçeklik doğurmuştur. İran, kırk yılı aşkın süredir bir “yaptırım ekonomisi” kültürü geliştirmiştir.
Devlet; kayıt dışı ekonomi, gri pazar ağları ve Çin gibi müttefiklerle kurduğu ticaret köprüleri sayesinde temel ihtiyaçları karşılamaya devam ediyor. ABD’nin para birimi üzerindeki manipülatif baskısı, kısa vadede enflasyonu tetiklese de uzun vadede İran’ı dışa bağımlılığı azaltan “direniş ekonomisi” modellerine ve yerel üretim kapasitesini zorlamaya itmiştir.
Daha da önemlisi, dış baskı çoğu zaman milliyetçi bir refleksi tetikliyor. Liberal dünya, yaptırımların halkı yönetime karşı........
