Mete Kaan Kaynar yazdı: Duran Kalkan röportajından izlenimler
Son güncelleme: 19 Temmuz 2026 -
Mete Kaan Kaynar yazdı: Duran Kalkan röportajından izlenimler
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Haber Koordinatörü Kaya Heyse, PKK’nın kurucu kadrosundan ve en kıdemli yöneticilerinden Duran Kalkan’la röportaj yapmak üzere Kandil’e gittiler. Duran Kalkan’ın anlattıklarının bende yarattığı kasveti, iç sıkıntısını, hayreti, şaşkınlığı ve moral bozukluğunu saymazsak —gerçekten ama gerçekten— muhteşem bir gazetecilik başarısıydı. Kalkan’ın çok şey anlatıp hiçbir şey söylemediği bu röportajı dinledim, notlarımı aldım.
Röportaj boyunca Duran Kalkan’ın üzerinde özellikle durduğu konulardan biri, Türkiye’deki sol, sosyalist ve demokratik çevrelerden beklentileridir. Kalkan’a göre Türkiye toplumunda “…aşırı derecede şoven, milliyetçi yaklaşımlarla doldurulmuş” bir bilinç bulunuyor. Sol ve sosyalist çevreler ise bu bilincin kırılması ve Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın Türkiye’nin demokratikleşmesi bakımından taşıdığı anlamın topluma anlatılması konusunda yeterince etkili olamamıştır. Kalkan, söz konusu çevrelerin süreci daha güçlü biçimde sahiplenmelerini ve bunun yalnızca Kürtlerle veya PKK ile ilgili değil, Türkiye’nin demokratikleşmesine yönelik kapsamlı bir hamle olduğunu anlatmalarını istiyor.
Kalkan’ın Türkiye soluna yönelik eleştirisi bununla sınırlı değil. Kimi sol anlayışları dar, iktidar merkezli ve devletçi olmakla suçluyor; solun siyasal hesaplara ve devletin atacağı adımlara odaklanmak yerine daha toplumcu bir çizgiye yönelmesi, halkın iradesine ve toplumsal mücadeleye dayanması gerektiğini savunuyor.
Sol, sosyalist ve demokratik çevrelere aynı zamanda bir tür köprü görevi yüklüyor. PKK’nın doğrudan ulaşamadığı Orta Anadolu, Karadeniz, Marmara ve Ege’deki işçilere, köylülere ve diğer emekçi kesimlere ulaşılmasında sol kamuoyunun, aydınların ve basının daha etkin rol üstlenmesini istiyor. Bu kesimlerin PKK’yı ve düşüncelerini gerçekten tanımaları hâlinde harekete bütünüyle karşı çıkmayacaklarına inanıyor. Bu nedenle sol çevrelerin Kürtlerle dostluk ve kardeşlik düşüncesini Türkiye toplumuna taşımasını bekliyor; bu görevin yalnızca Kürt hareketine değil, Türkiye’nin demokratik çevrelerine, basına ve aydınlara da düştüğünü belirtiyor.
Bununla birlikte Kalkan, sol ile Kürt hareketi arasındaki ideolojik farklılıkların ortadan kaldırılmasını istemiyor. Farklılıkların özgür ve yoldaşça bir tartışma ortamında konuşulabileceğini, fakat bunların siyasal ittifakların önüne geçmemesi gerektiğini savunuyor. Kapitalizme karşı mücadele, demokrasi, kadın özgürlüğü, ekoloji ve genel olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi, ona göre birlikte hareket edilebilecek başlıca alanlardır. Bu iş birliği çağrısını tarihsel bir süreklilik içine yerleştirerek PKK’nın, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya’nın temsil ettiği 1971 devrimci hareketinin içinden doğduğunu ve bu mirasa bağlı kaldığını ileri sürüyor. Ancak bu bağlılığın aynı yöntemleri sürekli tekrarlamak değil, değişen koşullara uygun yeni mücadele biçimleri geliştirmek anlamına geldiğini düşünüyor.
Kalkan’ın röportajında geniş yer verdiği bir diğer mesele, demokratik siyasetten ne anladığı ve bu yeni siyasal düzen içinde Öcalan’ın, örgütün ve örgüt mensuplarının nasıl bir rol oynayacağıdır. Kalkan’ın demokratik siyasetten kastettiği, örgüt yöneticilerinin mevcut partilerden birine katılmasıyla sınırlı değildir; daha kapsamlı bir toplumsal, siyasal ve zihinsel dönüşümü ifade eder.
Bu dönüşümün başlangıç noktası, PKK’nın gerçekleştirdiğini söylediği stratejik değişikliktir. Örgütün Türkiye’ye karşı silahlı mücadele stratejisini sona erdirdiğini ve mevcut kongre kararları geçerli kaldığı sürece Türkiye’ye karşı silahlı eylem gerçekleştiren bir güç olmayacağını belirtiyor. Bunu geçici bir ateşkes değil, stratejik bir yön değişikliği olarak tanımlıyor: “Mevcut kararlılıkla biz Türkiye’ye karşı silahlı eylem yapan güç olmayacağız; durdurduk bunu, bu stratejiyi sona erdirdik.” Bundan sonraki hedefin demokratik siyasetin önünün açılması ve hareketin siyasal mücadele yoluyla bu sürece katılması olduğunu söylüyor.
Ancak örgütün fesih kararı alması, Kalkan’a göre örgüt mensuplarının kendiliğinden ortadan kalkması anlamına gelmiyor. “Bu insanlar buharlaşmıyor” diyerek örgütün insanlardan meydana geldiğini, bu insanların bir kenara atılamayacağını ve örgütün zamanla kendiliğinden dağılıp yok olmasını beklemenin gerçekçi olmadığını vurguluyor. Örgütün ancak uygun hukukî ve siyasal koşullar altında değişip dönüşebileceğini savunuyor.
Bu bağlamda entegrasyonun yalnızca tek tek örgüt mensuplarının mevcut düzene katılması biçiminde anlaşılmasına itiraz ediyor. Demokratik entegrasyonu, farklı toplumsal ve siyasal birimlerin birbirlerini kabul etmeleri temelinde yeni bir ortaklık kurmaları olarak tanımlıyor. Dağda veya gerillada uzun yıllar geçirmiş kişilerin eğitim ve hazırlık süreçlerinden geçebileceklerini kabul ediyor; ancak bunun kimliklerinden ve siyasal haklarından arındırılarak yapılmasına karşı çıkıyor. Bu insanların kendi kimlikleriyle örgütlenme ve demokratik siyaset yapma haklarına sahip olmaları gerektiğini, aksi durumda mevcut Türkiye mevzuatının onlara sunabileceği tek yerin hapishane olacağını ileri sürüyor.
Kalkan’ın tasarladığı dönüşümün merkezinde Abdullah Öcalan bulunuyor. Öcalan’ı yalnızca sürecin düşünsel mimarı değil, alınan kararları fiilen uygulatabilecek yegâne otorite olarak konumlandırıyor. PKK’nın kongresini toplayarak fesih ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararlarını alabileceğini, fakat bu kararların bütün kadrolara kabul ettirilerek uygulanmasını kendilerinin gerçekleştiremeyeceğini söylüyor. “Önder Apo’nun dışında hiç kimse karar aldırtamaz PKK’ye; hele hele böyle bir süreçte bu savaşçı gücü ikna edemez.” ifadesiyle Öcalan’ın örgüt içindeki belirleyici konumunu vurguluyor.
Bu nedenle sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan’ın yalnızca İmralı’dan mesaj ileten bir aktör olarak kalmaması, serbestçe iletişim kurabilmesi ve siyaset yapabilmesi gerektiğini savunuyor. Öcalan’ın yirmi beş yıllık süreyi tamamladığını ve bundan sonraki durumunun hukukî zorunluluktan çok siyasal tercihe bağlı olduğunu ileri sürüyor. Onun siyaset yapmasının önündeki temel engelin hukuk değil, siyasal irade olduğunu düşünüyor; basının İmralı’ya gidebilmesini ve Öcalan’ın Türkiye kamuoyuna doğrudan seslenebilmesini de talep ediyor.
Kalkan, Öcalan’ın ve örgüt yöneticilerinin demokratik siyasete katılmasının Türkiye’yi zayıflatacağı düşüncesine karşı çıkıyor. Tam tersine, kendilerinin siyaset yapmasının Türkiye ve Ortadoğu demokrasisini güçlendireceğini savunuyor. Herhangi bir makam veya özel ayrıcalık değil, demokratik siyaset yapabilecekleri hukukî ve siyasal koşullar talep ettiklerini belirtiyor. Bu süreci taraflardan birinin kazanıp diğerinin kaybedeceği bir mücadele değil, herkesin demokratik siyaset aracılığıyla kazanabileceği bir kazan-kazan ilişkisi olarak tanımlıyor.
Bunun için yasal zeminin de uygun biçimde hazırlanması gerektiğini söylüyor. Çıkarılması beklenen yasanın devlet tarafından hazırlanıp örgütün önüne konulmasına karşı çıkıyor; içeriğinin ve hazırlanma yönteminin de önemli olduğunu vurguluyor. Taslağın İmralı’ya iletilmesini, Öcalan’ın görüşünün alınmasını, bu görüşlerin örgüte ulaştırılmasını ve örgütün değerlendirmesinin yeniden sürece dâhil edilmesini istiyor. Dolayısıyla demokratik siyasete geçişi, devletin tek taraflı olarak belirlediği bir teslim veya rehabilitasyon programı değil, İmralı üzerinden yürütülecek istişarelerle şekillenecek ve yasal düzenlemelerle güvence altına alınacak bir dönüşüm olarak tasarlıyor.
Sonuç olarak Kalkan’ın anlatısında demokratik siyaset, PKK’nın silahlı mücadele stratejisini terk ederek toplumsal ve siyasal bir harekete dönüşmesi, örgüt mensuplarının kimliklerini koruyarak demokratik hayata katılması ve Abdullah Öcalan’ın bu dönüşümü yönetebilecek siyasal hareket alanına kavuşması üzerine kuruluyor. Türkiye soluna ise bu sürecin dışarıdan gözlemcisi olmak yerine, şovenizmin kırılmasında, Kürtlerle Türkiye’nin emekçi kesimleri arasında bağ kurulmasında ve ortak demokratik mücadele alanlarının oluşturulmasında etkin bir özne olma çağrısı yapıyor.
Medyascope Kandil’de | Duran Kalkan: Bu süreç batmayacak!
Duran Kalkan Ruşen Çakır’a konuştu: İşte röportajdan öne çıkanlar
Duran Kalkan’dan hiçbir şey dersleri
Yukarıdaki özeti okuduysanız Kalkan’ın bir siyasal manifesto sunduğunu, kapsamlı bir demokratikleşme perspektifi ortaya koyduğunu, çözüm sürecine yönelik sosyolojik analizler yaptığını vb. sanabilirsiniz. Hakkını yemeyelim; yaklaşık 67 dakika süren ve 47 kere (röportaj boyunca ortalama her 1 dakika 25 saniyede bir) doğrudan ya da dolaylı olarak Öcalan’ın........
