menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Levent Baştürk yazdı | Ahmed eş-Şara: Cihattan devletleşmeye

14 12
24.01.2026

Ahmed eş-Şara (Ebu Muhammed el-Colani), yalnızca Suriye iç savaşının ürünü olan bir militan lider değildir. O, siyasal İslam’ın 21. yüzyıldaki dönüşümünün, emperyal müdahalelerin ve bölgesel güç dengelerinin kesişim noktasında şekillenmiş tarihsel bir figürdür. Şara’yı/Colani’yi ne salt “radikalleşmiş birey” ne de yalnızca “Batı’nın vekili” olarak ele almak doğrudur. Aksine onu, cihatçı hareketlerin devletleşme momentinde ortaya çıkan pragmatik-otoriter İslamcılığın özgül bir örneği olarak analiz etmek gerekir.

Şara’nın/Colani’nin Irak El-Kaidesi kadrolarından Heyet Tahrir El-Şam (HTŞ) liderliğine, oradan da fiili devlet başkanlığına uzanan çizgisi, ideolojik bir aydınlanmadan ziyade hegemonya kurma zorunluluğunun ürünüdür. Bu dönüşüm bir “zor–rıza bileşimi” üretme çabasının tezahürüdür. Bu açıdan da siyasal İslam ile Batı arasındaki tarihsel simbiyotik ilişkinin güncel bir tezahürünü temsil eder.

Şara ve liderliğini yürüttüğü örgütsel yapının iktidara yürüyüşü ve iktidar pratiği, her siyasal İslamcı silahlı veya silahsız hareketin benzer deneyimi gibi, ideolojik saflıkları veya bireysel radikalleşme ya da ideolojik sapma kategorileriyle değil; modern siyasal İslamın devletleşme süreçleri/iktidarilişkileri, küresel güç yapılarıyla kurdukları diyalektik bağ ve hegemonya üretimi bağlamında ele alınmalıdır.

Siyasal İslam, çoğu zaman “geleneksel”, “ortaçağcı” ya da “modernliğe direnç” olarak sunulsa da, gerçekte modern dünyanın bir ürünüdür. Geleneksel İslamî dindarlık, tarihsel olarak toplumsal hayatın ahlaki düzenine, cemaat ilişkilerine ve yerel otoritelere dayanırken; siyasal İslam merkezî devlet, ideolojik bütünlük, hukuki düzenleme ve zor aygıtı gibi modern unsurlar üzerinden şekillenir.

Bu nedenle siyasal İslam, a) modern ulus-devletin krizlerine verilen bir tepkidir, b) sömürgecilik, modernleşme ve sekülerleşme süreçleriyle eşzamanlı olarak ortaya çıkmıştır; ve c) inancı, ahlaki bir pratik olmaktan çıkarıp siyasal iktidarın meşruiyet kaynağı haline getirir.

Bu bağlamda cihatçı hareketler, geleneğin değil; modern ideolojilerin dinî bir biçimde yeniden üretilmiş versiyonlarıdır.

Siyasal İslam ile Batılı/küresel güçler arasındaki ilişkinin sadece basit bir düşmanlık olarak okunması da oldukça yetersiz ve hatalıdır. Tarihsel olarak Batı bir yandan siyasal İslamcı hareketleri bastırmış, kriminalize etmiş ve “tehdit” olarak tanımlamış, diğer yandan da belirli tarihî anlarda (Soğuk Savaş, Afganistan, Arap Baharı sonrası, Suriye iç savaşı) bu hareketleri araçsallaştırmış, desteklemiş veya tolere etmiştir.

Bu ilişki tek yönlü bir “kullanılma” ilişkisi değildir. Siyasal İslamcı aktörler de emperyal güçlerin yarattığı boşluklardan, çatışmalardan ve önceliklerinden aktif biçimde yararlanmış, kendi alanlarını bu çelişkiler içinde genişletmiştir.

Dolayısıyla siyasal İslam ile Batı arasındaki ilişki; karşılıklı düşmanlıktan çok karşılıklı bağımlılık üretir, açık ittifaklardan ziyade örtük uzlaşılar ve çatışmasızlıklar üzerinden yürür ve Mahmud Mamdani’nin ortaya koyduğu “iyi Müslüman / kötü Müslüman” gibi seçici kategorilerle işler.

Üçüncü eksen olarak da silahlı İslamcı hareketlerin iktidara yaklaştıkça geçirdiği zorunlu dönüşümü merkeze almak gerekir. Başlangıçta şiddet, mutlak ve sınırsız bir araçtır ve meşruiyet, ideolojik saflık ve düşman tanımı üzerinden kurulur. Ancak bir hareket, toprak kontrol etmeye, sivil nüfus yönetmeye ve vergi toplamaya, hizmet sunmaya başladığında salt zor aygıtı yetersiz hale gelir. Bu noktada hareket bir hegemonya krizi ile karşılaşır: Yalnızca korku değil, rıza da üretmek zorundadır.

Bu zorunluluk, ideolojide bir “yumuşama” değil; yönetilebilirlik için yeniden çerçeveleme yaratır. Söylem değişir, semboller geri çekilir ve........

© Medyascope