Gülener Kırnalı yazdı | Başörtüsüne karşı haç: Fransa’da yeni laiklik kavgası
Son güncelleme: 20 Haziran 2026 -
Gülener Kırnalı yazdı | Başörtüsüne karşı haç: Fransa’da yeni laiklik kavgası
20 Haziran 2026 Cumartesi
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Fransa’da geçtiğimiz hafta bir belediye meclisinde yaşanan birkaç dakikalık tartışma, ülkenin yıllardır çözemediği laiklik, göç ve kimlik gerilimleri üzerinde yükselen aşırı sağın giderek daha da derinleştirdiği fay hatlarını tek bir sahnede buluşturdu. Fransa’da büyük yankı uyandıran bu olay, bir başörtüsü ile masaya konulan bir haçın çok ötesinde anlamlar taşıyor.
Paris’in hemen yanı başındaki Ivry-sur-Seine belediye meclisinde başörtülü bir kadın üye, siyasi görüşleri ve mücadelesi sayesinde seçildiğini, orada başörtüsüyle bulunmaktan gurur duyduğunu söyledi. Ardından aşırı sağcı Rassemblement National’in (RN) belediye meclisi üyesi söz aldı. Önüne bir haç koydu, belediye yönetimini laikliği reddetmekle suçladı ve “Je vous salue Marie” (Katolikliğin en bilinen dualarından biri olan, Latincesiyle Ave Maria) duasını okumaya başladı.
Ortaya hâliyle son derece absürt ve gergin bir görüntü çıktı: Laikliği savunduğunu söyleyen bir siyasetçi, laikliğin reddedildiğini ileri sürerek belediye meclisini bundan böyle “haç altında” toplamakla tehdit ediyordu.
Bu tartışma Türkiye’den bakıldığında da hayli tanıdık. Başörtüsü bireysel bir hak mı, siyasal bir simge mi? Kamusal bir görevi yerine getiren kişi dinî kimliğini görünür biçimde taşıyabilir mi? Laiklik devletin tarafsızlığı mı, yoksa dinin ve dinî sembollerin kamusal alandan çıkarılması mı demek? Türkiye’de özellikle 28 Şubat süreci ve sonrasında, ardından da AKP’nin iktidara gelmesini takip eden 2000’li yıllarda yıllarca tartışılan bu sorular, bu kez 2026 Fransa’sında; göç, İslam karşıtlığı ve yükselen aşırı sağın şekillendirdiği yeni bir siyasal bağlam içinde yeniden karşımıza çıkıyor.
Ancak Ivry’deki olay yalnızca geçmişten gelen bir laiklik tartışmasının tekrarı değildi. Aynı zamanda iktidara hiç olmadığı kadar yaklaşan Fransız aşırı sağının Müslümanlara, Hristiyanlığa, laikliğe ve Fransız kimliğine nasıl baktığını gösteren küçük ama yoğun bir siyasal gösteriydi.
Belediye meclisinde neler yaşandı?
Tartışma, Kévin Nader’in belediye meclisinin iç tüzüğüne eklenmesini istediği bir değişiklikle başladı. Nader, meclis üyelerinin dinî aidiyetlerini açık biçimde gösteren kıyafet ve işaretler kullanmasının yasaklanmasını istiyordu. Önerinin hedefinde, belediye meclisinde başörtüsüyle bulunan kadın üyelerin olduğu açıktı.
Ivry-sur-Seine Belediye Başkan Yardımcısı Fenda Diarra söz aldı. Belediye Başkanı Philippe Bouyssou’nun liderliğindeki geniş sol ittifaktan seçilen Diarra, kendisine yöneltilen sözler karşısında cevap vermekte tereddüt ettiğini, ancak siyasi görüşleri ve mücadelesi sayesinde seçildiğini söyledi:
“Bugün burada seçildiysem, görüşlerim ve mücadelem sayesinde seçildim. Burada başörtümle seçilmiş olmaktan gurur duyuyorum.”
Ardından söz alan Nader, belediye başkanını önerisini oylamaya sunmamakla ve laikliği reddetmekle suçladı. Sonra önüne bir haç koyarak şöyle dedi:
“Bu belediye meclisini laikliğin işareti altına koymayı reddettiğinize göre, bundan böyle her belediye meclisinde haçın işareti altında olacağız.”
Nader daha sonra “Je vous salue Marie” duasını okumaya ve istavroz çıkarmaya başladı.
Komünist Partili Belediye Başkanı Philippe Bouyssou’nun cevabı son derece sertti. Nader’in eline bir haç alarak meclisin kadın üyelerini damgalamasını, Katolikliği ve Hristiyanlığı siyasi bir saldırının aracı hâline getirmesini “bütün Katoliklere ve Hristiyanlara yapılmış bir hakaret” olarak nitelendirdi ve bu yazının da özünü oluşturan şu çarpıcı cümleyi söyledi:“Aslında size teşekkür etmeliyim Bay Nader; çünkü bu akşam, tek bir belediye meclisi toplantısında, ülkemizde aşırı sağın ne olduğuna dair mükemmel bir karikatür sundunuz.”
Ardından da meclisi derhâl terk etmesini istedi.
Bir komünist kalede haç çıkaran aşırı sağ
Olayın yaşandığı Ivry-sur-Seine’in siyasal bağlamı da son derece önemli. Paris’in güneydoğusundaki bu işçi banliyösü yaklaşık bir asırdır komünist belediyecilik geleneğinin Fransa’daki önemli kalelerinden biri.
Mart 2026’daki yerel seçimlerin ikinci turunda mevcut Belediye Başkanı Philippe Bouyssou’nun Komünist Parti, La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa), Yeşiller ve diğer sol oluşumlardan meydana gelen ittifakı yüzde 53,17 oy alarak seçimi kazandı. Kévin Nader’in RN listesi ise yüzde 10,87’de kaldı ve belediye meclisine iki üye soktu.
Yüzde 10,87 büyük bir seçim başarısı sayılmayabilir. Fakat RN’nin, komünistlerin yaklaşık yüz yıldır yönettiği Ivry’de ilk kez belediye meclisine girmesi sembolik olarak büyük bir anlam taşıyor. Nader’in meclis çoğunluğunu değiştirecek gücü yok. Fakat birkaç dakikalık bir provokasyonla yerel bir meclis toplantısını bütün Fransa’da izlenen bir kültür savaşı sahnesine çevirebildi.
Fransa’nın kadim ve bitmeyen laiklik tartışması
Fransa’da laiklik tartışması elbette aşırı sağla veya RN ile başlamadı. “Laïcité”, cumhuriyetin kurucu ilkelerinden biri ve devletin din karşısındaki tarafsızlığı, dinî otoritenin kamusal kurumlar üzerindeki etkisinin sınırlandırılması anlamına geliyor. Bilindiği gibi, laiklik meselesi, bu ilkeyi anayasal düzenlerinin temel unsurlarından biri olarak benimseyen Fransa ve Türkiye’nin tarihsel, hukuki ve toplumsal açıdan sıkça karşılaştırılmasına yol açtı. Ancak iki ülkede bu toplumsal, hukuki ve siyasi tartışmanın akıbeti çok farklı ilerledi. Nitekim artık Türkiye’de siyasal iktidarın tüm hukuki ve toplumsal düzlemi, önce siyaset, ikna ve parlamenter hukuki düzenlemeler, sonra da bol miktarda cebir ve otoriterleşme vasıtasıyla dönüştürmesi sonucunda bu mesele bugün bir tartışma ve kutuplaşma hattı olmaktan çıkmış durumda. Yanlış anlaşılmasın Türkiye laiklik olgusunu bu olgu lehine çözmedi, AKP iktidarının muhafazakâr-İslamcı değerlere yaslanan kesif otoriterliği bu meseleyi demokrasi dışı bir şekilde tartışılamaz bir hâle getirdi.
Fransa’ya geri dönelim: Fransa’nın merkez sağı, sosyalistleri, cumhurbaşkanları ve devlet bürokrasisi de uzun yıllar oldukça katı bir laiklik anlayışını savundu. Özellikle 1989’daki ilk büyük başörtüsü tartışmasından sonra İslam, göç, entegrasyon ve laiklik meseleleri giderek birbirine bağlandı.
2004’te devlet okullarında gösterişli dinî işaretler yasaklandı. 2010’da yüzü bütünüyle örten kıyafetlere kamusal alan yasağı getirildi. Ardından okul gezilerine katılan başörtülü anneler, plajlarda “burkini”, spor müsabakalarında başörtüsü ve okullarda “abaya” üzerinden yeni tartışmalar yaşandı.
Yıllar içerisinde Fransa toplumu da önemli ölçüde dönüştü. Özellikle büyükşehirlerde ve banliyölerde Kuzey Afrika ve Sahra-altı Afrika kökenli Müslüman Fransızların kamusal ve siyasal görünürlüğü arttı. Artık söz konusu olan yalnızca ülkeye yeni gelmiş göçmenler değil. Fransa’da doğmuş, burada doğup büyüyüp eğitim görmüş, seçmen olmuş ve sonradan da demokratik siyaset içerisinde seçilmiş, seçmenlerin temsilcisi olmuş ikinci ve üçüncü kuşak yurttaşlar… Yani her biri birer “chers compatriotes”…
Ivry belediye meclisine seçilmiş ve o mecliste seçmenlerini temsil etmek adına başörtüsüyle bulunan Fenda Diarra da bu dönüşümün somut bir örneği. Artık “uyum sağlayıp sağlamadığı” dışarıdan tartışılan bir göçmen değil; halk tarafından seçilmiş bir siyasetçi ve belediye kararlarının öznesi. Ve işte meselenin özü tam da bu: aşırı sağın rahatsızlığını artıran da yalnızca başörtüsünün görünür olması ya da kamusal alanda olması değil, başörtülü bir kadının siyasal temsil makamında bulunması. Yani aşırı sağın bu tabloda gördüğünü Türkçeleştirirsek: “Gitti güzelim beyaz, homojen, Katolik Fransa… Yabancılar memleketi ele geçirdi…”
Baba Le Pen’den bugüne değişmeyen çizgi, değişen dil
Fransız aşırı sağının bu meseledeki konumu yeni değil. Fransa aşırı sağının meşhur lideri Marine Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen’in 1972’de kurduğu Front National’den (Ulusal Cephe) bugünkü adıyla Rassemblement National’e (Ulusal Birlik) uzanan çizgide göç, ulusal kimlik ve Müslümanların Fransa’ya aidiyeti daima temel meseleler arasında yer aldı.
Jean-Marie Le Pen döneminde bu siyaset daha açık, kaba ve provokatif bir dille ifade ediliyordu. Marine Le Pen’in 2011’de parti liderliğini devralmasıyla başlayan “şeytanlaştırmadan arındırma” veya normalleşme stratejisi, partinin dilini ve kamuoyuna sunduğu yüzünü değiştirdi. Parti 2018’de adını “cephe” gibi ayrıştırıcı bir grup ifadesinden çıkarıp daha kucaklayıcı ve merkezi hedefleyen........
