Kurtlar Sofrasında Kadınlar (49) | Nur Betül Aras’ın dönüşümü: Dindar muhafazakârlıktan laik feministliğe
Kurtlar Sofrasında Kadınlar
Son güncelleme: 2 Mart 2026 -
Kurtlar Sofrasında Kadınlar (49) | Nur Betül Aras’ın dönüşümü: Dindar muhafazakârlıktan laik feministliğe
2 Mart 2026 Pazartesi
Kurtlar Sofrası’nda Kadınlar programına konuk olan Nur Betül Aras, gözünü Nakşibendi tarikatına mensup bir ailede açtı. Katı kurallarla biçimlenen muhafazakar bir ailede sorgulayarak başladığı yolculuğunu, geçirdiği değişim ve dönüşümü anlatan Aras, yaşamındaki en önemli kırılma noktası olarak 28 Şubat’ı gösteriyor. Göksel Göksu’nun röportajı: İşte Nur Betül Aras’ın dönüşümü…
Videodan öne çıkan başlıklar
Nur Betül Aras, Nakşibendi tarikatına mensup bir ailede büyüyerek katı kurallar altında yaşamıştır, ancak 28 Şubat süreci hayatındaki en büyük kırılma noktası olmuştur.
Başörtüsü yasağı nedeniyle liseye gidemeyen Aras, sonrasında dinin kadına yönelik kurallarına itiraz ederek kendi doğrularını bulma yolculuğuna çıkmıştır.
Kendi okuduğu dini metinlerle kadınların rollerini sorgulayan Aras, psikanaliz ve Mevlana’nın düşünceleriyle yeni bir dünya görüşü geliştirmiştir.
AKP’nin iktidara gelişinin toplumsal dönüşüme olan etkilerini değerlendiren Aras, muhalefetin stratejik hatalarını da eleştirmektedir.
Bugün, kişisel deneyimlerini ve toplumsal eleştirilerini bir araya getirerek yeni projeler geliştiren Aras, siyasal eleştiri ve bireysel özgürlük arayışını iç içe geçiriyor.
Liseye başlayacağı yıl gelen başörtüsü yasağı nedeniyle okula gidemeyen Nur Betül Aras, sonraki yıllarda yaşadığı cemaatin kadına koyduğu kurallara Kur’an ve hadisleri baştan sona okuyarak karşı çıkıp, kendi doğrusunu yeniden bulmak üzere çıktığı yolculukta hayatına yeniden yön vermeyi başaran ender kadınlardan biri.
Aras, kendi dönüşümüyle birlikte, yaşamındaki kırılma anlarını, muhafazakar camiadaki kadınların dönüşümünü ve siyasal değişimi, AKP’li yılların estirdiği rüzgarı ve o camianın bugün geldiği noktayı Kurtlar Sofrasında Kadınlar’da anlattı. Medyascope’ta Elif Gökçe Aras mahlasıyla yayımlanan yazılarıyla tanınan ve faaliyetlerine günümüzde artık kendi ismini kullanarak devam ediyor. Göksel Göksu’nun sorularını cevaplayan Aras, yaşadığı dünyayı sorgulayan bir kız çocuğunun muhafazakar mütedeyyin kesimle laik dünya arasındaki sıkışmışlığını da şu sözlerle ifade etti: “Kızların okumasına izin verseydiniz onlar zaten dönüşeceklerdi. Siz onları ailelerine, cemaatlerin kucağına mahkûm ettiniz.”
Katı bir muhafazakâr çevrede büyümek
Samsun’da, koyu iktidar yanlısı ve cemaat bağları güçlü bir ailede dünyaya gelen Aras, ailesinin Nakşibendi Tarikatı mensubu olduğunu belirtiyor. Evde din dışı konuların konuşulmadığını, günlük yaşamın dahi dini kurallarla belirlendiğini anlatıyor.
14 yaşında, 28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağı nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda kalması ise hayatının en büyük kırılma noktası olmuş. Ailesi, bazı muhafazakâr çevrelerin aksine başörtüsünü çıkararak eğitimine devam etmesine izin vermemiş; Aras bu dönemi “meteor çarpması” olarak nitelendiriyor. O sürecin kendisini sorgulamaya ittiğini ve dinin kadınlardan ne istediğini düşünmeye başladığını söylüyor.
Metinlerle hesaplaşma: Din, kadın ve sorgulama
Genç yaşta Kur’an meali, hadis külliyatı ve ilmihalleri kendi başına okumaya başlayan Aras, dinin ailesinin yaşadığı kadar sert olmadığını düşündüğünü ifade ediyor. Dini metinlerde kadınların merkezde yer alış biçimini, ödül ve ceza mekanizmalarının kadın bedeni üzerinden kurgulanmasını eleştirel bir gözle değerlendirdiğini belirtiyor.
Lise yıllarında bir kitap sergisinde Sigmund Freud ile tanışması ise düşünsel dünyasında yeni bir kapı açmış. Psikanaliz, rüyalar ve bilinçdışı üzerine okumalar, dini metinlerle eş zamanlı ilerlemiş. Bu süreçte imgeleri ve sembolleri yorumlama becerisi kazandığını dile getiriyor.
Üniversite için Konya’ya gidişi ve tasavvufla tanışması da önemli bir dönemeç. Özellikle Mevlana Celaleddin Rumi’nin düşüncelerinin sorgulama sürecinde kendisine rehberlik ettiğini söylüyor. Ancak bu arayış, zamanla dinle bağının zayıflamasına ve farklı bir dünya görüşü geliştirmesine yol açmış.
Başörtüsü yasağı nedeniyle ancak 24 yaşında üniversiteye başlayabilen Aras, bu süreçte eczanelerde çalışarak ekonomik bağımsızlığını kazandığını anlatıyor. Lise mezunu olduğu için sigortasız çalıştırılmasına itiraz ederek işten ayrılması ve seküler bir dershanede üniversiteye hazırlanması, kendi ayakları üzerinde durma kararının göstergesi olmuş.
AKP’nin yükselişi ve toplumsal dönüşüm
Aras’a göre, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişi, uzun yıllar süren ekonomik ve siyasi krizlerin ardından geniş bir toplumsal koalisyon kurabilmesinin sonucu.
Recep Tayyip Erdoğan’ın yalnızca muhafazakârlara değil, liberallerden sol kesimlere kadar uzanan geniş bir yelpazeye hitap ettiğini belirtiyor. Başörtülü kadınların kamusal alana çıkmasını sağlayan politikaların, başlangıçta “kurtarıcı bir abi” figürü yarattığını, ancak bunun kadınların sekülerleşme ve bireyselleşme sürecini de hızlandırmış olabileceğini ifade ediyor.
AKP’nin Anadolu’daki başarısını ise sosyal yardımlar ve doğrudan temas siyasetiyle açıklıyor. Yoksul hanelere ulaşılması, yaşlı bakım maaşı gibi desteklerin yaygınlaştırılması ve yerel ağların güçlendirilmesi sayesinde geniş bir taban oluşturulduğunu söylüyor. Halkın irrasyonel değil, çıkar temelli ve pragmatik davrandığını; “boş tencere” söyleminin tek başına açıklayıcı olmadığını savunuyor.
Aras, muhalefetin özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin stratejik hatalar yaptığını düşünüyor. AKP seçmenini doğrudan dönüştürmeye çalışmak yerine kararsız seçmenlere odaklanılması gerektiğini belirtiyor. Seçmenin Erdoğan’a karşı güçlü bir vefa duygusu taşıdığını ve bunun göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor.
Toplumun giderek apolitikleştiğini, insanların yaşadıkları zorluklara rağmen “bir şekilde düzelir” inancıyla pasif kaldığını ifade eden Aras, kendisinin de zaman zaman gençliğindeki çaresizlik duygusunu yeniden hissettiğini söylüyor.
Kişisel hayat, cezaevi süreci ve yeni projeler
“Evlenmeyeceğim” demesine rağmen ateist bir erkekle evlendiğini, “çocuk sahibi olmayacağım” derken bir kız annesi olduğunu esprili bir dille anlatan Aras, iki aylık tutukluluk sürecinin en zor yanının kızından ayrı kalmak olduğunu dile getiriyor.
Bugün ise CHP’nin iletişim stratejileri üzerine projeler geliştiriyor, “Biz Yurttaşlar” adlı sivil bir inisiyatif içinde çalışmalar yürütüyor. “Kara Kadın” adını verdiği romanını podcast formatında yayımlamayı sürdürüyor. Bu eserde kendi zihinsel ve dini evrimini kurgusal bir dille aktarıyor.
Nur Betül Aras’ın hikâyesi, muhafazakâr bir aile yapısından bireysel özgürlük arayışına, oradan da siyasal eleştiriye uzanan çok katmanlı bir dönüşüm anlatısı sunuyor. Kişisel deneyim ile toplumsal çözümlemeyi iç içe geçiren bu yolculuk, Türkiye’nin son otuz yılına dair önemli ipuçları barındırıyor.
Röportajın deşifresi:
Merhaba, Kurtlar Sofrası’nda kadınlarda bugün soran, sorgulayan, kendi kabuğunu kıran, hatta kendi deyimiyle katlanmak yerine sıfırdan başlayan, yaşamını sil baştan inşa eden bir kadını ağırlıyoruz. Nur Betül Aras. Aslında kendisini siz Elif Gökçe Aras mahlasıyla da tanınıyorsunuz çünkü uzun zaman Medyaskop’ta yazılar yazdı ve o yazılarında da kendini anlattı. Nur Betül Aras diyoruz değil mi? Elif Gökçe geride kaldı. Elif Gökçe’yi ben İstanbul’a taşındıktan sonra artık ait olduğu yerde bıraktık. Nur Betül Aras.kaldığı yerden hikayesine devam ediyor. Elif Gökçe Aras’ı kullanma ihtiyacı duymanın nedeni neydi? Şöyle o dönem Samsun’da yaşıyordum. Ailemle yaşıyordum kızımla birlikte ve benim ailem aşırı derecede muhafazakar bir aile. Koyu AKP’li bir aile. Ailemin içerisinde AKP’nin kurucularından. vekillerinden, grup başkan vekilliği yapmış insanlar var. Halen daha vekili olan iki kişi var. Bu yüzden ya ailem benim muhalif olduğumu tabii ki biliyordu. Yani ben muhalifliğimi gizlemiyordum. Ailenin hani deli kızı gibi bir şeydim. Yani bu da böyle bir şey işte aramızda falan gibi hani böyle ara sıra takılınan, espri yapılan, bazen de tartışılan bir bireydim. Ama yazılarımdan haberleri olursa ve içerikle ilgili o sert eleştirilerime aile bireylerim olarak muhatap olduklarını bilirlerse bu evin içerisine yansır diye düşündüm. Evin içerisinde kızım vardı ben eleştirilmekten veya tartışmaktan asla çekinmem ama bizim bu durumumuz en çok onu etkilerdi. Zaten hani ismimi açıklama sürecimde o evden ayrılıp İstanbul’daki evimizi kurmama sadece denk geliyor. Bunun haricinde benim hikayemde hani gizli saklı bir şey yapmaya gerek duyacağım hiçbir şey yok. O halde o dünyaya biraz girelim ister misin? Çünkü gözünü senin de tanımınla muhafazakar bir ailede açtın. Öyle bir dünyaya doğdun. Hatta Gemlik’te başlayan, Kabe’de devam eden değil mi? Böyle bir çalkantılı bir çocukluk hayatı var. Oradan oraya giden ve aynı zamanda cemaat mensubu bir ailesi. Kuralların son derece katı olduğunu yazdın. Biraz paylaşır mısın? Nasıl bir dünyaydı? Açıkçası bir çocuk için son derece bunaltıcı, sıkıcı bir ortam. Yani bu benim evime özgü bir şey değil. Benim hayatımı yaşayan çok fazla insan var. Onlar için hepsi için genel bir şey bu. Yani bu ülkede milyonlarca insan yeniden yeniden aynı deneyimi yaşıyor. Ve o bir ağacın dalları gibi ya o dala gidiyorsunuz ya bu dala ya şu dala ya da ağacın kendisine dönüşüyorsunuz bir parçası olmaya başlıyorsunuz. Benimkisi dönüşüme evrilenlerdendi ki hikayemi yazdığımda bu anlamda çok fazla mailde almıştım. Benimki de tıpkı sizin hikayenize benziyor diyen ya da farklı varyasyonlarını bildiğim hayatları. Şöyle bir hayat: Çok fazla kural var ve bu kurallar hiçbir şekilde esnetilmiyor ve herkes birbirini yargılıyor. Yani örneğin anne baba ikisi de aşırı dindar. Anne babayı beğenmiyor dindarlıkta, baba anneyi beğenmiyor. Ve çocukların üzerinde sürekli o yanlış, bu yanlış… Daha somut örneklerle söyleyebilir misin? Örnek veriyorum, diyelim ki çok susadınız, birden mutfağa koştunuz, bardağı aldınız, lıkır lıkır içeceksiniz, birden bire babanız aşırı bir öfkeyle “çabuk otur yerine, oturarak içeceksin suyu…”. Çünkü su İslam dininde farz değil sünnet, oturarak içilmesi gereken bir şey. Oturursunuz ve önce besmele çekersiniz sonra üç yudumda içersiniz, sonra da elhamdülillah dersiniz. Çünkü o suyu size Tanrı vermiştir ona şükretmeniz gerekir. İnanç açısından tamam ama siz daha küçücük bir çocuksunuz. İşte orada dikkate alınan tek şey din. Yani bizim evimizde dinden başka hiçbir şey konuşulmuyordu. Her şey dinle başlıyor. dinle yargılanıyor, dine göre karar veriliyor, kiminle ne yapacağı, kimin kiminle evleneceği, kimin kiminle nasıl konuşacağı, nasıl oturacağı yani yatmanız bile… Yattın, sağa döneceksin şunları şunları söyleyeceksin öyle uyuyacaksın yani hayatınız tamamen kurallardan ibaret. Aslında o hayatın içerisinde kendini bulmak mucize gibi bir şey, hani tasvir etmek gerekirse meteor çarpması gerekiyor. Bana o meteor 28 Şubat’ta çarpmış oldu. Eğer o meteor bana çarpmasaydı, ben son derece mutsuz olduğum bir hayatta, neden mutsuz olduğumu hiç bilmeden, mutsuz olduğumu bile kavrayamayacağım bir hayatta yaşayacaktım. Asla bana ait olmayan seçimler yapacaktım. Hayatımı bana ait olmayan bu seçimler yüzünden mutsuz olarak geçirip bu mutsuzluğumu da bildiğim, öğrendiğim hayat bu olduğu için aktararak devam edecektim. Öyle bir şeyden söz ediyorsun ki, 28 Şubat süreci bu ülkede hala üzerinde çok konuşulan özellikle kadınları hedef alan kadınların üniversiteye okula gitmesinin önüne ket vuran ve pek çok kadın hayatını durduran bir şey olarak aktarılıyorken; sen diyorsun ki ben o sayede dönüştüm. Nasıl bir fark var burada? Bu bizim tercihlerimizle de ilgili… Aslında 28 Şubat kararları sonuçta hem kadınlar hem erkekler için yasaklar barındırıyordu ama erkekler örneğin sakalını keserek tamamen bu işten sıyrılabiliyor ama kadın başını açamıyor ya da erkek namaz vaktinde ortadan kaybolabiliyor ve gelebiliyor. Bunun için bir bahane üretebiliyor ama kadın başı açık olsa bile önce bir giyinip örtünmesi gidip gelmesi gerekir. Yani daha teferruatlı bir şey, o yüzden tabii ki çok daha görünür. Kadın için baş açması kuralı bile başlı başına bir hayatının tamamen dönüşmesi anlamına geliyor. Benim için de öyle bir dönüşüm başladı. Okula gidemedin ama… Okula gidemedim işte bu sebepten… 28 Şubat kararları geldiğinde ben herhalde 14 yaşında falandım. Ortaokulu bitirdim lisede 1 yıl hazırlık okudum İngilizce Anadolu imam hatibi kazanmıştım. 1 yıl İngilizce okudum tam lise 1’e başlayacağım o sırada çıktı bu yasaklar. Ve ailem Nakşibendi cemaatine bağlı. Refah Partisi’nin kuruluşunu sağlayan, AKP’nin de kuruluşunda çok önemli etkileri olan, halen daha bakanların atanmasında vs. fikirleri dikkate alınan bir cemaat. O süreçte Fethullah Gülen mesela Bülent Ecevit’le birlikte hareket etti. Cemaatine Kur’an’daki bir ayeti reddederek bir cümleyle dedi ki “Başınız ancak zaruri şartlarda açılır, şu anki durumda zaruret. Başınızı açıp eğitime devam edeceksiniz”. Neden? O insanlar öğretmen olacaklar devlete atanacaklar böylece FETÖ’cüler örgütlenmeye devam edebilecek ya da erkekler askeriyede örgütlenmeye devam edecek ama benim babamın ve annemin bağlı olduğu cemaatin temelde böyle bir derdi yoktu. Onlar dindarlığın Kur’an’da ve hadislerde yazdığı gibi yaşanması gerektiğine inanıyorlar. Bu yüzden de bir kadının başını açması hiçbir şekilde söz konusu değil, yani eğitim ikincil bir şey. O yüzden karar verildi başınızı açmayacağınıza göre okulu bırakacaksınız. Yani bize soran yok ve ben 14 yaşındayım. Buna hayır diyecek, engel olacak hiçbir gücüm yok. Etrafımdaki insanlara bakıyorum ya birisi bir şey desin de buna engel olsun. Yani bu zamana kadar babam çok sert bir adamdı. Bazı sertliklerini etraftan ufak desteklerle böyle tolere edebiliyorlardı, yumuşatabiliyorlardı. Ama o anda hiç kimse çünkü neden? Onlar da dindarlar ve bu kurallara inanıyorlar, bir kızın illa da okuması gerektiğini düşünmüyorlar. Okuyan kızlar da zaten üniversiteyi bitirse bile ona göre bir eş seçimi yapıyor. Yani yine eğitim hayatını bitirip işe başlamak değil öncül. Daha iyi bir eş seçimi yapabilsin amaç o. O yüzden benim bu mağduriyetim hiç kimsede bir karşılık bulmadı ve ben enteresan bir şekilde o an hani karakterim gereği dinden nefret edeceğime tam tersine dedim ki bu din nasıl bir şey ki benim bütün hayatımı çizebiliyor? Az çok okuyan bir insan halimle bana göre babam benden daha bilgisiz bana göre kararları daha mantıksız. bana göre daha duygusal bir şekilde davranıyor. O yaşta bu sorgulamaların içinde mi buldun kendini? Evet çünkü hayatımız boyunca hep babamın kararları üzerine bir şeyler yaşadığımız için haliyle her olayda yargılıyorsunuz. Bu böyle mi yapılır diyorsunuz yani ve 14-15 yaş artık kendi egonuzu kendi rolünüzü biçimlendirmeye başlayacağınız yaş ya, diyorum ki yani şimdi bu adam Eğer Afrika’da bir kabile reisi olsaydı ya da Afrika’da yaşayan bir adam olsaydı benim üzerimde belki bu kadar etkisi olmayacaktı. Benim hakkımda bir karar verme gereği hissetmeyecekti ya da o kararlar bambaşka kararlar olacaktı ya da biz İngiltere’de doğmuş bir aile olsaydık, İsviçre’de yaşıyor olsaydık, Avusturya’da yaşıyor olsaydık böyle bir şey yaşamayacaktım ben. Bence senin düşünce sistematiğinde de bir altyapı, kendiliğinden olan bir şey var. Yani senin durumundaki bütün kızlar böyle düşünmüyor çünkü. Hayır tabii ki. Kız kardeşim halen daha “Biz 28 Şubat’ta neler yaşadık ben asla CHP’ye oy vermem” diyor. Onun gibi çok fazla kişi, 28 Şubat’ta okulu bırakan hiçbir arkadaşım benim gibi bir dönüşüm yaşamadı. Ama onlar da başka dönüşümler, başka acılar yaşadılar. Neyse ben bu durumu fark ettiğimde dedim ki yani biz başka bir ailede yaşıyor olsaydık, başka bir kültürde yaşıyor olsaydık, başka bir dinde doğmuş olsaydım asla böyle bir şeyle karşılaşmayacaktım. Ya bu din benden ne istiyor? Kadınlardan ne istiyorlar bu kadar? Şimdi tamam devlet de benimle uğraşıyor ama öncelikle din benimle uğraşıyor yani bana diyor ki başını kapatacaksın, öyle yaşayacaksın, bunu yapacaksın, babanın sözünden çıkmayacaksın, hocanın sözünden çıkmayacaksın, peygamberin sözünden çıkmayacaksın, biz ne istersek onu… O zaman ben bu dünyaya hapsolmaya mı geldim? Ben bu dünyaya köle olarak mı geldim? Ve ben dini okumak istedim. Ya bu din benden ne istiyor? Öğrenmek için… Anlamaya çalıştın yani. Onun hocalarından öğrenmiştim dini o yaşıma kadar mantıksız gelen çok fazla şey var mesela saçma sapan bir şey söylendiğini düşünüyorum bir şey söyleniyor bana saçma olduğunu düşünüyorum ama karşılık veremiyorum çünkü o zaman babamı yargılamış olmuyorum, dini yargılamış oluyorum ve yargılayacak bilgim yok. Önce Kuran’ı okudum mealini. Ve eş zamanlı olarak bir sürü hadis külliyatını okudum, ilmihalleri okudum, dinin kuralları dediğimiz ilmihal kitaplarını okudum falan. Resmen sanki kadınlar üzerine kurulmuş bu din. Yani ödül de kadın, cezalandırılacak olan da kadın ve ana merkez hep erkek. Bunlarla birlikte dini okumaya başladım ama ilk etapta Kur’an’ı okuduğumda özellikle karşımda babamlar ve onların hocaları kadar sert bir din bulmadım. Dinin yani Kur’an’ın kendisinde okuduğunuzda sevgi dini demeye yakın bir din var gerçekten orada. Orada dedim ki bizimkiler yanlış yaşıyorlar, yani hocaları onları yanlış yönlendiriyor. Bu sefer başladım her gece günde üç defa bizim evde anne ve babamın hocalarının sohbeti dinlenirdi. Evin bütün odalarında hoparlör var. Sabah altı, altı buçukta, öğlen üçte, akşam dokuzda hocalarının sohbeti. Tak açılıyor düğme bütün odalarda. Kaçma şansınız yok, kamp gibi. Kaç kardeşsiniz? Üç. Yani üç kardeş de kendileri de dinliyor. Abim biraz daha özgür tabii. O üniversiteye gidiyor. Üniversite bitti, işe gidiyor vs. Bizim kadar maruz kalmıyor. Biz okuldan alınmışız ve evdeyiz. Biz sürekli maruz kalıyoruz. Peki o yaşta size doğal geliyor muydu? Hayır doğal değildi, çünkü etrafımdaki insanların yaşamlarını görüyordum. Bir de benim ailemde babam sonradan dindar olmuş. Annemle evleneceği zaman onun ailesinden görerek o tarikata bağlanmış. Baba tarafında büyükbabam köy enstitüsünden mezun akşam sanat okulunda müdür yardımcılığı yapmış bir adam. Cumhuriyetin eğittiği bir insan yani Atatürk’ü seviyor işte Cumhuriyet değerlerine değer veriyor. Her gün gider tercüman gazetesini alır koltuğunun altına gelir kahvaltısını yapar oturur önce gazetesini tamamen okur sonra bulmacasını çözer sonra haberleri TRT’den izleyen bir adam. Halalarım ona göre… O da bir dönüşümü yaşadı yani. Yani evet o çok küçük yaşlarda çünkü ta küçücük bir hani lise çağında o başka bir hayata gitmiş. Aslında ben de başka bir hayata lise çağında gitmişim ama daha uzun ve zor yoldan. Neyse biraz daha özet geçeyim. Yani karşıt mahalleleri görüyorum ve onlara rağmen bizim yaşadığımızı da biliyorum. Ben de onu soracaktım başka hayatların nasıl olduğunu biliyor muydun? Hem komşularımızdan hem de halalarımın çocukları onlar seküler bir hayat yaşıyorlar Atatürkçüler. Bir tane eniştem mesela askeriyede görev yapıyordu. Bir gün hafta sonu pide yaptırılacak ve askeriyede yaptırılacak bir yer var. Onlar asker olduğu için gidebiliyorlar. 28 Şubat dönemi kuzenlerimle gittik ve beni kapıdan içeri almadılar. Benim başım kapalı oldu. Onlar girdiler ben giremedim. Ya da biz o dönemler Manisa’da yaşıyorduk mesela. Başım kapalı. Çok yaşlı bir kadın arkamdan bağırıyordu “İran’a gidin, İran’a gidin” falan diye. Yani onu da gördüm. Onu da yaşıyorum. Bir yandan oradaki o sert yargılamayı görüyorum. Bir yandan evimdeki aşırı kuralları görüyorum. Tam onu diyecektim. Şimdi bir yandan sen kendi içinde bir sorgulama içindesin. Evet. Ama diğer yandan belki de hani… Ufuk açmasını bekleyeceğin kesim de sana İran’a gidin diyor. Kucak açacağına yargılıyor ve dışlıyor. Ben zaten yazılarımda bunu çok anlatmıştım. Gidecek yer olmayan bir nokta orası galiba değil mi? Şöyle gidecek yer derken çaresiz hissettiğiniz bir yer. Orası da sizi kabullenmiyor. Senin başın kapalı diyor. Seni oradan yargılıyor. Ben bunu yazılarımda çok fazla anlattım zaten. Yani bu kızları ailelerine mahkum eden seküler Atatürkçü kesim zaten. Eğer sizler bu kızlara sahip çıksaydınız, siz o kızların okumasına izin verseydiniz onlar zaten dönüşeceklerdi. Siz onları ailelerine, cemaatlerin kucağına ettiniz. Mahkum ettiniz. Mahkum ettiniz siz onları kucaklamak yerine. Şimdi eğitim gören bir insan haliyle zaten çalışma hayatına falan da girince sekülerleşmeye başlıyor, değişmeye başlıyor. Şimdi AKP 25 yıldır evlerdeki kapalı kadınları dışarı çıkartmış oldu. Sosyalleştiler ve dönüştüler. AKP dönüştürdü onları. Ben o dönemi çok iyi izlemiş gazetecilerden biriyim. Özellikle Beyoğlu Belediye Başkanlığı’ndan başlayarak şu andaki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kadınların mutfaktan çıkmasındaki katkısı ve payının paha biçilmez olduğunu biliyorum. Yani gerçekten kadınlar mutfaktan çıktılar ve artık partileri için çalışan birer nefere dönüştüler. Erdoğan başörtülü kadınlar için bir abi, kurtarıcı bir abi yani her evde vardır. Baba aşırı baskıcıdır. Abi der ki tamam ya kardeşime ben götürüyorum falan böyle gitmek istediği bir yere yazılmak istediği bir kursa. Erdoğan başörtülü kadınların abisi gibi onları evden kurtardı. Ama şimdi muhtemelen yaptıklarına pişman çünkü o kadınlar sekülerleşmeye ve dönüşmeye başladılar. Şimdi tekrar mutfağa sokulamıyor… Evdeki erkekler şikayetçi “Ne yaptınız? Bizim kadınlar artık bizi dinlemiyor” diye, “Bizi boşamaya başladılar” falan diye. Hikaye yarım kalmasın. Kur’an ve hadisleri okudukça okudukça gerçekten dindar bir insana olmaya başladım ve ailemi yargılamaya başladım. Örneğin işte kurban kesiliyor. Normalde dinde peygamber diyor ki “Et kesildi mi bir butu bile kendine ayırmayacaksın, geri kalanı komple ihtiyaç sahiplerine dağıtacaksın” diyor. Ama bizimkiler ne yapıyorlar? Sadece dağıtılması gereken kadarını dağıtıyorlar gerisini buzluğa istiftliyorlar gerisi de o gün falan da yeniliyor. Diyorum ki “Siz yanlış yapıyorsunuz. Siz şu an dinin amacına hizmet etmiyorsunuz. Bu etin tamamını dağıtmanız gerekiyor”… O sırada kaç yaşındasınız? O sırada artık 17-18’ler. Çünkü dini artık okuyorum, anlıyorum ve evde sözüm de geçiyor kısmen. Ve ben daha sonra çalışmaya başladığımda kestiğim ilk kurbanı komple dağıtmıştım. Abime demiştim ki filanca mahalleye gidelim. Belediyede çalıştığım için biliyorum. Sokağın başından daha ortasına varmadan o et bitti. O kadar yoksul insanlar vardı ki hem abim hem ben o evleri görünce eve götürme şansı zaten yoktu. O da o niyetle getirmişti ama hepsini verecek miydi bilmiyorum. Biz o etleri dağıta dağıta gittik yani dinin anlattığı oydu, dini o kadar iyi biliyordum. Benimle böyle din tartışmasına çok giremezler. Sosyal medyada bazen laf atıyorlar. Hemen bilgimle onları susturuyorum. Çünkü ben bu dini çok iyi biliyorum. Ben bu dinden bilmediğim için değil bilerek çıktım. Okudum, anladım, hoşlanmadım, yargıladım ve bir sonuca vardım. Sonrasında tasavvufu çok okudum, araştırdım. Konya’ya okumaya gittiğimde. Tasavvufla çok hemhal oldum ki halen daha hayatıma en çok şekillendiren şeydir bu. Yani hayatın ne olduğuna, evrenin ve bizim ne olduğumuza … O kırılma noktalarından biri galiba değil mi? Evet yani beni dinden çıkaran birazcık da Mevlana. Yani o sorgulama süreçlerimi o tasavvufla bitirdim. Ama felsefeyle de tanışıyorsun eş zamanlı olarak. Evet ama ciddi bir felsefe okuması yaptığımı söyleyemem, destekleyici tondaydı yani bayağı bir literatür okuması yapmadım yani. Bir de senin yine Freud’la tanışman var. Evet, daha erken o Kuran okumayla eş zamanlı, aynı dönemlerde. çünkü ben bir gün çarşıya çıktım böyle kitap alacağım kendime. Babaannem, anneannem harçlık vermiş kitap alacağım. Solcu gençler, hatta solcu diyemem komünist gençler bir sergi açmışlar, ben de 15-16 yaşlarındayım. Böyle çekine çekine içeri girdim, çünkü onlar bizi sevmezler. Başörtülüyüm falan ama oraya gitmem lazım, çünkü bir sergi var. Aslında onların benim için daha hoşgörülü olduklarını bilmiyorum, mesela kemalistlerden daha hoşgörülü olduklarını bilmiyorum. Komünistler öyledir, sonuçta yargılamazlar. İçeri girdim birileri bana “Bu da nereden çıktı” diye bakarken bir çocuk son derece samimi bir şekilde “Buyurun, hoş geldiniz. Nasıl bir şey arıyordunuz, yardımcı olayım” falan deyince, ben şaşırdım. Bir insan muamelesi görmek, ne istediğimin sorulması bana! Dedim ben psikolojiyle ilgili bir şeyler okumak istiyorum. Çünkü tek hayalim liseyi bitirip üniversitede psikoloji okumaktı. Hayatım boyunca yaşadığım o şeyleri belki anlayabilmek için anlamlandırabilmek ve dönüştürebilmek için bilmiyorum. Yani bu yola baş koymuşum da ne yapacağım bilemiyorum. Çocuk bana dedi ki “Psikolojinin babası Freud’dur”, okuyacaksan bunu okuyacaksın”. Ve bana Öteki Yayınları’nın, “Psikanalize Giriş Dersleri 1” kitabını verdi, bir de “Psikopatoloji Üzerine” diye iki kitap aldım o gün. Bu kitapları okumaya bir başladım, beynim yandı. Yani Freud öyle bir anlatıyor ki sanki onun dersliğinde böyle sıralardan birinde oturan bir öğrencisiniz. Öyle bir anlatım tarzı vardı. Altyapı gerekiyor anlamak için yani. Bayağı bir altyapı gerekiyor. Yani çok fazla literatür okuyacaksınız, ondan sonra bir de onu anlamaya çalışacaksınız gibi. Ben böyle sözlüklerle bir okuduğum sayfaya gidiyorum, bir beş sayfa sonra bir daha geri dönüyorum… Defalarca okuyorum, okuyorum. Ama anladım. Anladım yani. Ben çok rüya gören, rüyalarını yazan, rüyalarını analiz eden bir insandım. Tesadüfen onu da keşfettim, Freud’un rüyalar üzerine çalışmasını. Aslında bir yandan Freud okuyorum, bir yandan Kur’an’ı okuyorum; bir yandan Freud okumaya devam ediyorum, bir yandan hadisleri okuyorum, oradaki imgeleri karşılaştırıyorum. Çünkü Kuran da imgeler üzerine kuruludur ya da dini birçok hikaye imgelerden ibarettir yani hoca talebesine bir şeyi doğrudan anlatmaz da hikayeler üzerinden anlatır gerisini de sen anlayıver diye. O yüzden imge yorumlamak, hatta davranışları bile o imgeler üzerinden yorumlamak benim kafamı çok açtı. Bu arada okuyabildin mi psikoloji? Psikoloji okuyamadım. Ben 24 yaşımda üniversiteye gittim. Tayyip Erdoğan daha o zaman ancak başörtüsü meselesini halledebilmişti. Ben o zamana kadar eczanelerde çalıştım. Evden çıkabilmek için. Çünkü ailem artık benim yavaş yavaş delirmeye başladığımı düşünüyordu. O sıkışmışlıktan ben delirme noktasına geldim. Çünkü bir yandan dini okuyorum anlamaya çalışıyorum bir yandan içimde böyle sorular sorular o soru ve cevap kısmını sadece kendi kendime yaşıyorum. Etrafımda bunları konuşacağım hiç kimse yok. Etrafımdaki herkes dindar ya da dindar olmasa bile bilgisiz hiçbir fikri yok. Orada söylediğin bir şey var, çok dikkatimi çekti. Evin geçimine katkıda bulunur noktaya gelmek de önünü açmış, ki bu Anadolu’nun pek çok yerindeki bir reel gerçek. Evde söz sahibi olmaya başlıyoruz. Erkek zaten nasıl evin geçimini sağladığı için söz sahibi oluyorsa, otorite o oluyorsa, kadın da geçime katkı sağladığı anda söz sahibi olmaya başlıyor. Bir de tek şey o para getirme meselesi değil tabii ki. Yani ben ailemi sorguladıkça, onları eleştirdikçe, onlar da ya bu kızın kafası çalışıyor, demeye başladılar. Yani öfke nöbetleri artık bir noktaya geldiğinde, “ben filan yerde çalışacağım” dediğimde kimse bana bir şey diyemedi ve böyle böyle evin dibindeki eczane, biraz daha uzaktaki eczane, şehir merkezindeki eczane derken ben adım adım evden uzaklaşmış oldum. Son eczanede, eczaneyi ben döndürüyorum resmen. Faturaları ben kesiyorum. Eczacının kendisi faturayı kesiyor SGK’ya, geri geliyor. Neden? Çünkü bütün şartları yerine getirmemiş, yalap şap yapmış. Ama ben bütün kurallarına, kaidelerine göre yapıyorum. Benimkiler tıkır tıkır ödeniyor. Onun yaptıkları geri geliyor, bir de onları da ben çalışıyorum. Kardeşi çalışıyor dükkanda, ona sigorta yaptı. Çocuk 9 yılda biyoloji bitirmiş. Ben ondan çok daha zekiyim, biliyorum. Ama eğitimim yok. Ve orayı ben döndürüyorum. Kadına dedim ki “Bana artık sigorta yapmanız gerekiyor. Buranın bütün işini ben yapıyorum, siz yokken burada ben çalışıyorum, faturaları ben kesiyorum, temizliği de ben yapıyorum”. Kadın dedi ki “Ama sen de lise mezunusun, sana sigorta yapamam. Kardeşim üniversite mezunu”. Ben o çocukla aramdaki zeka farkını da, o iş yerine katkımı da biliyorum. Kadına dedim ki “Bir ay içerisinde ya sigortamı yaparsınız, ya da ben bırakacağım”. O da blöf zannetti. Ben bir ay sonra gerçekten bıraktım. Aileme dedim ki ben üniversite sınavına hazırlanıyorum. Öylece önce gittim bir ikinci el kitapçıdan üniversiteye hazırlık kitapları aldım. Sonra ailemizde o dönem vekil olan bir AKP’li eniştem “olmaz öyle şey” dedi, mağduriyetimizi de bildiği için. Ben dedi hangi dershane istiyorsan söyle dedi ben dedi ücretini ödeyeceğim gideceksin dedi. Ben de gittim tabi ki seküler bir dershane seçtim kendime. FETÖ’cülerin dersanesine gitmedim. FETÖ’cülerden, çocukluğumuzda bile hiç kimse hazetmez hiçbir cemaatte. Yani onlar en başından beri hep Amerika’nın ajanı. Tabi cemaatler arası da bir çekişme, iktidar mücadelesi bir da var bir yandan zaten. Ondan da ziyade bunlar tehlikeli bir cemaat olarak, Amerika’nın maşası olarak her zaman görülürdü. Erdoğan’ın o Rahip Brunson ve Fethullah Gülen takasını istediğinde kullandığı o “Ver papazı, al papazı” lafı dindarlar açısından, zaten herkes Fethullah Gülen’e papaz derdi. Yani Amerikancı olduğunu düşündükleri için onlara hizmet ettiğini düşündüğü için… Senin özellikle AK Parti’nin iktidara geliş dönemine dair gözlemlerini de çok önemsiyorum. Şunun için önemsiyorum hepimiz tabii ki o dönemi yaşadık ama nereden baktığınız çok önemli. Yani bizler olabildiğince her kesimi anlamaya çalışıyoruz mesleğimiz gereği. Fakat görüyorum ki yine de senin bulunduğun yerden bakıldığında başka bir dünya var, bir farklılık var. AK Parti’nin gelmesiyle bir dönüşüm söz konusu değil mi? O nasıl bir dönüşüm ve neden kaynaklanan bir dönüşüm? O sanki yaşanması zorunlu bir dönüşüm gibiydi. Yani AKP değil ama İslamcılar buna çok çok uzun yıllar hazırlandılar. Yani ben çocukluğumdan itibaren biliyorum ama anlatılan hikayelere ve sonrasında yaptığım okumalara da bakılırsa, ta 1950’ler 60’lardan itibaren bu hikaye başlamış. Yani Anadolu’da islamcılığı yeşertmek yani zaten cumhuriyet ilan edildiğinde sonuçta Türkiye’de Cumhuriyet’i ve gelen o seküler hayatı reddeden çok fazla insan vardı. Ben Yakup Kadri’yi okuduğumda ha o dönemde yazılmış bu kitap, ha bu dönemde yazılmış; aynı insanlar bugün halen daha yaşıyorlar. O Mustafa Kemal’i yargılayan anlamayan ve istemeyen insanlar, ondan şüphe eden insanlar bugün halen daha varlar, hiçbir şey değişmemiş cümleleri bile değişmemiş. Şimdi bu insanlar cumhuriyet tarafından ya da seküler kesim tarafından bir tarafa doğru böyle bir itilince bunlar hep kendi içerilerinde kendi cümleleriyle kaldılar ve 1960’lardan sonra birileri bu insanların ayağına kadar gitmeye başladı. Bu insanlar zaten örgütlüydü. Zaten cemaatleri vardı. Yani Osmanlı döneminde de cemaatler vardı. Cumhuriyet kurulduğunda da vardı. Tekke ve zaviyeler kanunu istediği kadar çıksın o cemaatler yer altında hala vardı. Vardı fakat senin de yazında belirttiğin gibi. iktidarı elde edecek kadar da çok sayıda mensubu yoktu. Değiller ama şöyle bir şeyleri var. Bunlar senelerce ben kendi eniştelerimden de biliyorum. Sonradan Refah Partisi’nde vekil olmuş bir eniştemin köy köy gidip tebliğde bulunduğunu yani tebliğ derken dine çağırma şeklinde değil, hani “Farkında olun ne olduğunuzun, kim olduğunuzun. Aslında nerelere layık olduğunuzun farkında olun” gibi bir şey; yani onlara yapılan bir haksızlık olduğunu ve aslında onların geri çekilmemesi gerektiğini tam tersi bir gün mutlaka eski o ihtişama eski saltanat dönemlerine yeniden ulaşmayı bir hedef olarak koyuyorlar önlerine. Biz bir gün yine buralara geleceğiz. Şöyle bir şeyi atlamamak lazım. Bir Erbakan vardı ve Erbakan etkisi vardı. Bir milli görüş geleneği vardı. Zaten o bahsettiğim köylere gitmeler falan o milli görüş geleneğini onların fikirlerini aktarmak için. O tabanın milli görüş geleneğinden sıyrılıp, Erbakan’ı geride bırakıp Erdoğan’a destek vermesi nasıl bir kırılma? Şimdi şöyle bir şey var orada onu mutlaka fark etmek lazım. Ben dediğiniz gibi AKP’nin oluşumunun tam göbek noktasında, kesişiminde duruyorum. Hangi kesişim o? Nakşibendi cemaatinin etkisi hem milli görüş hem AKP üzerinde hem de o seküler kesimin tavizsiz tavrı ve üçüncü bir ihtiyaç… Yani ne bu ne bu? Burası da çok sıkışık, çok kurallı, çok dar. hiçbir şeye izin vermiyor yani milli görüş geleneğinin kendisi de… Hem bir iktidar hedefi var ama hem de dar sıkışmış. Çok fazla kurallı, iktidara gelse bile orayı kotaramaz. Ki geldiğinde de onların yaşadığı o sıkışmış ruh halini, dindar kesim de yaşıyordu: “Yapamayacaklar. Bak başlarına şu gelecek, bak şimdi bu gelecek”. Erbakan Hoca’nın ekran karşısında 28 Şubatları kararları okunurken ki o terleyen o kıpkırmızı hali o ruh hali bütün dindarlarda vardı. Şu gelmiş olmamış, bu gelmiş olmamış o da gelmiş olmamış, artık Türkiye’de denenmemiş hiçbir siyasi akım kalmamış ve bazıları defalarca denenmiş olmamış. Şimdi Erdoğan şöyle bir vaatle geliyor “Ben hem dindar olacağım, hem sizi Avrupa’ya götüreceğim”. Yani Erdoğan daha birkaç sene önce söylediği “Taliban İle bizim aramızda fikri olarak bir fark yok” cümlesini, eğer iktidara gelmek isterken kursaydı iktidar olamazdı. Erdoğan Müslümanlar için, dindarlar için ve Anadolu insanı için yani daha doğrusu kendini o kadar dindar hissetmese bile Erdoğan’a çok yakın olan şöyle bir tabaka var, Ramazan’da orucunu tutar, Ramazan’ın bayram gecesi gider rakı sofrasına oturur. Bayramdır çünkü artık hani böyle bir kesim de var. Onlar da Erdoğan’a karşı çıkmıyor. Neden? Çünkü ilk başta yani ilk geldiği zaman hoşgörülü. Bana ne diyor? “Ya senin hayatın sana, benim hayatım bana. Yeter ki beni yargılama” diyor. Onun dindar kesimde bir yumuşamaya neden olduğunu da yazıyorsun sen. Yani bir yerin kapısı bu kadar dar, bir yerin kapısı şu kadar dar, Erdoğan’ın kapısı bu kadar geniş. Oradan liberal de gelsin, solcusu da gelsin, o da gelsin, bu da gelsin. Kim varsa gelsin politikası. Tabii ki o sıkışmışlığın içerisinde senelerce süren ekonomik krizler, siyasi krizler, darbeler bilmem neler. Ve o İslamcıların senelerce Anadolu içerisinde yaptığı, sadece onlar değil cemaatler yani hepsi bir şeyi bekliyorlar. Bir şey olacak ve biz yeniden o eski günlerimize özgür zamanlara döneceğiz falan bunları bekliyorlar. Haliyle herkesi birden aldı Erdoğan. Ve herkesin de kendi içinde bulunduğu yere konuma göre refah düzeyinde artış başladı. Ve dönüşmesi de gerekmiyor. Solcu solculuğuyla kalabilir. Erdoğan ona bir şey demiyor; sen burada dur. Solculuk benim için önemli. Yeter ki sen beni yargılama… Dindar da diyor ki, bu adam burada bizim partimizde; yani dindarlar için çok büyük onurdu solcuların gelmesi, liberallerin gelmesi. Bak o da bize geldi, bak bu da bize geldi. Şimdi bugün mesela CHP’den oradan buradan Zoraki belediye başkanları, vekilleri getiriyor ama bu aynı havayı yaratmıyor AKP’liler için ya da Dindarlar için. Bunun tehditle şantajla ya da satın alınarak olduğunu biliyorlar aynı etki değil bu, yani cazibe merkezi AKP algısını oluşturamıyor bu tam tersi bir çaresizlik görüntüsü veriyor ama o zaman cazibe merkezi yani özgürlükler ülkesi Amerika gibi bir parti AKP. Orada bir cümlem var onu senin yazından aynen birebir okumak istiyorum. Çok doğru bir tespit olduğunu düşünüyorum ben de: “En tepedekiler zengin oldu. Sen hala fakirsin. Neden oy veresin ki” diye düşünmeyin. Daha fakir olacakken onların sayesinde daha az fakir oluyorlar diyen bir zincir başladı. Ben bunu AKP belediyesinde Samsun’da üniversiteden sonra çalışırken AKP belediyesinde çalıştım birkaç sene. Orada yaşları hizmet merkezinde çalışıyordum. Aynı zamanda sosyal yardım birimiyle de sürekli birlikte paslaşacağımız aynı alanı paylaşacağımız işler de oluyor. Örneğin ramazan ayı geliyor. sosyal yardım dağıtılacak. Biz kendi yaşlılarımıza artan zamanda da diğer sosyal yardım biriminin işi çok olduğu için onlara da destek oluyoruz. Haliyle ben ev, ev gidip gördüm. O evlere girmenin ne demek olduğunu, AKP’nin o evlere girmesinin ne demek olduğunu o deneyimim sayesinde çok iyi biliyorum. Bu yüzden aktarabiliyorum. Bu deneyimlerim olmasa ben o tespitleri yapamazdım. Ben o evlere girdiğimde görüyorum ki AKP yardımla geliyor. Seçim zamanı bir kahveyle olsun geliyor. Gelip hiç değilse hatırını soruyor ama sol taraftan yani daha doğrusu CHP’den ya da işte diğer partilerden gelip ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ne istiyorsun diye kapısını çalan bile yok. O kadar kibirliler ki, o kadar kendilerinden eminler ki biz zaten olmamız gereken partiyiz yani oyunuzu veriyorsanız verin yani vermiyorsanız da siz gerizekalısınızdır gibi bir kibir. Ben CHP kibri diye bir kalıp kullanırım. O kibir bu kibirdir. AKP başından beri her daim bu evlerdeydi. Kazandıktan sonra kazandığı her şeyi bu kişilere de paylaştırdı. Şimdi örneğin bir evde karı koca üç tane de çocuk olsun bir tane de yaşlı anne olsun. Adamın annesi. Tabii ki ona kadın bakacak. Adam tek başına çalışıyor. Çocukları da geçindiriyor. Hop AKP ne yapıyor? Yaşlı bakım aile. Ne oldu? O evde çalışan kadın zaten baktığı kadın için maaş almaya başladı. Bu onlar için büyük bir fark. Daha az fakir olacakken, tek bir maaşla geçinecekken evine hiç hesapta olmayan bir gelir girmeye başladı. Tamam. Yarın öbür gün bu kadın gitti AKP’ye üye oldu. Dedi ki ya başkanım benim de çocuğum artık liseyi bitiriyor şuraya gidecek bilmem ne, beni de şu temizlik kadrosuna alsanız kayınvalidem vefat etti falan. Tabi tabi kadını bir temizlik şeyine koy. Kadın seçimde arı gibi çalışıyor. Komşularına propaganda yapıyor. Ya 11 milyon üye ne demek? Yani bunun 1 milyonu sahte olsun hani diyorlar ya işte. İnternette işte baktım ben de üyeymişim halbuki ne işim olur falan pişman. Hadi 1 milyonu 2 milyonu sahte olsun. Gerçekten üye olan ve etrafında propaganda yapan insanları bir düşünün. Gönüllü olarak propaganda yapıyor. Bugün ben kendimi yırtıyorum CHP’ye iletişim konusunda, o kadar kötüsünüz ki biz vatandaş olarak instagramımda terör estiriyorum, ben tatatata tarıyorum yani neden sürekli siyasi içerik paylaşıyorum ve çevremdeki birçok insan da öyle. Biz kişisel olarak bu çabayı güdüyoruz da sizde böyle bir şey yok. CHP iletişim hesabı 5 günde 3 günde bir tweet atıyor falan ya da git Saadet Partisi gibi videolar yap kardeşim, git yaratıcı içerikler yap, git 30 tane fenomeni bir araya getir bir grup oluştur de ki benim için üret yap ben de paylaşayım yayınlayayım mecraları sizin için açayım. Yok! Diyorlar ki “ay o televizyon elimizden alındı, ay bu yayınımız da gitti”… Ya elinde sosyal medya var, milyonlarca insan var. Kullanmıyorlar ama AKP kullanıyor. Kullanıyor derken bu 31 Mart 2024’te belediyelerin el değiştirmesiyle başka bir safhaya geçmiş olabilir mi? Yani yardımı yapan el değişti mi? Başka bir safhaya geçti. Sosyal yardımları daha çok Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yapıyor. Belediyelerde de tabii ki böyle bir şey var ama bu sefer yardımı yapan el değişmiş oldu. Ama o kişi yine de şunu düşünüyor “Bu işleri Tayyip başlattı”. Lafını unutma. Şu anda hala yine o cenahın nabzını, muhafazakar kesimin nabzını tutacak kadar bir ilişkin var mı? Varsa o açıdan… Çünkü onlar hiç değişmediler ki. Bugün neredeyiz ona gelirsek biraz. Şöyle söyleyeyim, yazılarımdan bir tanesinde şunu söylemiştim. Hatta AKP’li yılları içeriden bakış yazı dizisinde o havaalanını Erdoğan açmadığı halde bu cenah “Havaalanını Tayyip açtı” zannediyor diye dalga geçiyorlar sosyal medyada. O fakir insan için o havaalanını Tayyip Erdoğan açmıştır. Çünkü o gelene kadar bu kişi hiçbir zaman o havaalanını kullanmadı ve kullanacağı da yoktu. Bu kişi bu uçağa bindiyse Tayyip Erdoğan sayesinde bindi ve o havaalanını da onun için evet Tayyip Erdoğan açmış oldu. O onu bilir ve bunu onun hafızasından da çıkartamazsın kolay kolay. Ne zaman çıkartırsın? Sen ona onda olmayan başka bir şey, kent lokantasını verdiğin zaman, anne kartı verdiğin zaman. Başka sosyal yardımlar getirdiğin zaman, öğrenci bursu verdiğin zaman, yurt açtığın zaman. Şimdi hiçbir cemaate mensup olmayan bir insan çocuğunu İstanbul’a okumaya gönderiyor. Biliyor ki ya cemaat yurtlarında kalacak, diğerleri ateş pahası, ya devlette KYK çıkacak, ikisi de çıkmazsa ne yapacak çocuğun derken hop Ekrem İmamoğlu yurt yapıyor. O hem çok ucuza kalıyor hem de yemeği şu su bu su gayet sağlıklı, kaliteli. Şimdi bir yandan da bakıyor diyor ki işte iktidar bu yurtları kapatmak istiyormuş. Şimdi bilenmeye başlıyor hali. Çünkü hani yaşanmış bir mazinin de üzerinden artık geçmeye başladı. O eskisi kadar mesela o bakım parası alan kişi belki eskisi kadar bakım parası alamıyor ya da aynı parayı alıyor hiçbir şeye yetmiyor falan gibi. Bu arada gelen alternatifleri gördüğü zaman, aslında bir şey söyleyeyim bizim insanımıza böyle bidon kafalı makarna beynini falan diyorlar da tam tersi bence aşırı derecede rasyoneller. Sen bana neden bahsediyorsun? Bana onu söyle diyor. Bu arada şu gözleme katılır mısın bilmiyorum. Geçenlerde bir yayında da yine söz ettik. Şimdi asgari ücret diyoruz, en düşük emekli aylığı diyoruz. Bunun üzerinden sürekli tartışmalar var. Fakat bütün bunlar metropollerde, kent merkezlerinde çok anlamlı. Şimdi Anadolu’nun kırsal kesimine doğru gittiğin zaman o asgari ücret senin az önce söylediğin gibi hani fakiri daha fakir olmaktan kurtarmak gibi o asgari ücret onun için yaşanılmaz bir para olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla Anadolu’ya gittiğin ölçüde sorunlar da değişiyor. Şekil değiştiriyor. Oradaki tek etken o değil. Yani son belki 10 yıldır neredeyse tam 10 yıl değil ama neredeyse 10........
