menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Festival Direktörü Efruz Çakırkaya anlattı: İstanbul Müzik Festivali bu yıl neden bir “Deneyim” festivali?

22 0
19.05.2026

Son güncelleme: 19 Mayıs 2026 -

Festival Direktörü Efruz Çakırkaya anlattı: İstanbul Müzik Festivali bu yıl neden bir “Deneyim” festivali?

İstanbul Müzik Festivali, bu yıl “Ânın İçinde” temasıyla yalnızca konser programı sunmayı değil; hız çağında yavaşlamayı, canlı müziğin biricik anına odaklanmayı ve sanatın kapsayıcı gücünü yeniden düşünmeyi hedefliyor. 11-25 Haziran tarihleri arasında İKSV tarafından düzenlenen 54. İstanbul Müzik Festivali, Borusan Holding sponsorluğunda İstanbul’un farklı noktalarındaki 14 mekânda gerçekleştireceği 22 konserle dünyanın önde gelen orkestralarını, solistlerini ve yeni nesil müzik yaklaşımlarını aynı programda buluşturuyor. Festivalin bu yılki programında yalnızca klasik müziğin büyük isimleri değil; erişilebilirlik, nöroçeşitlilik, genç izleyici alışkanlıkları ve konser deneyiminin dönüşümü gibi başlıklar da öne çıkıyor. Festival Direktörü Efruz Çakırkaya ile, “Ânın İçinde” temasının arkasındaki düşünceyi, ilk kez düzenlenen “Rahat Konser” modelini, genç kuşağın klasik müzikle kurduğu yeni ilişkiyi ve bugün büyük uluslararası festivaller düzenlemenin görünmeyen zorluklarını konuştuk.

Bu yılın teması olan “Ânın İçinde” fikri festival programını nasıl şekillendirdi? Festival bu yıl seyirciye nasıl bir deneyim sunmayı hedefliyor?

“Ânın İçinde” teması aslında son birkaç yıldır hepimizin hayatında giderek büyüyen bir eksiklik hissinden doğdu. Çok hızlı tüketilen, sürekli ekranlara ve bildirimlere bölünmüş bir çağda yaşıyoruz. Fiziksel olarak bir yerdeyiz ama zihinsel olarak çoğu zaman başka onlarca şeyin içindeyiz. Biz de bu yıl festival programını tam olarak bu hız duygusuna karşı bir nefes alanı olarak kurguladık.

Canlı müziğin en etkileyici tarafı, tamamen geçici olması – tıpkı hayatın kendisi gibi. Bir konser başladığı anda doğuyor, o anın içinde büyüyor ve bittiğinde artık geri getirilemeyecek bir deneyime dönüşüyor. Aynı eser ertesi gün tekrar çalınsa bile, ne müzisyenler ne dinleyici ne de salon artık aynı oluyor. “Ânın İçinde” teması da tam olarak bu biriciklik hissinden besleniyor.

Programı oluştururken yalnızca teknik mükemmelliği yüksek konserler sunmayı değil; izleyiciyi gerçekten yavaşlatacak, nefes aldıracak ve bulunduğu ana geri çağıracak deneyimler yaratmayı hedefledik. Bu yüzden doğaçlama performanslara, manevi derinliği olan projelere, tarihi mekânlarda gerçekleşecek çok katmanlı deneyimlere ve disiplinlerarası işlere özellikle ağırlık verdik. Bahariye Mevlevihanesi’ndeki “Nefesin İzinde” projesi, Kapalıçarşı’daki “Ânın Güzellikleri”, Kaan Bulak’ın “Maison Lale” projesi ya da çocuklarla doğada gerçekleştireceğimiz farkındalık yürüyüşleri ve genç müzisyenlere özel tasarlanan Atölye: Ânın İçinde Çalmak aslında aynı düşüncenin farklı yansımaları.

Bu yıl festivalin seyirciye sunduğu şey yalnızca konser izlemek değil; biraz durabilmek, dikkatini yeniden tek bir ana verebilmek ve müziğin zamanla kurduğu ilişkiyi fiziksel olarak hissedebilmek. Çünkü bazen sanatın en güçlü tarafı, bize yalnızca dinlediğimiz şeyi değil, yaşadığımız anı da fark ettirmesi oluyor.

“’Rahat Konser’ modeliyle bu görünmez baskıyı ortadan kaldırmak istedik”

İstanbul Müzik Festivali’nin ilk kez “Rahat Konser” düzenliyor, biraz anlatır mısınız, bu fikir nasıl ortaya çıktı?

İKSV olarak son birkaç yıldır kültür-sanatın daha erişilebilir, kapsayıcı ve eşitlikçi bir yapıya kavuşması için kapsamlı çalışmalar yürütüyoruz. DenizBank’ın “Erişilebilir Sanat Partneri” olarak bu sürece dahil olmasıyla birlikte, özellikle farklı bilişsel ve duyusal ihtiyaçları olan bireylerin festival etkinliklerine katılımı üzerine çok daha somut adımlar atmaya başladık.

İstanbul Müzik Festivali özelinde dünyadaki örnekleri incelediğimizde Avrupa ve Amerika’da uzun süredir uygulanan “Relaxed Performance” modelleriyle karşılaştık. Klasik müzik konserlerinin alışılmış kuralları —tam sessizlik beklentisi, hareket kısıtlılığı, alkış zamanlamaları gibi— aslında yalnızca otizm spektrumundaki bireyler için değil; demans veya Alzheimer yaşayan bireyler, dikkat eksikliği olan gençler, duyusal hassasiyeti bulunan dinleyiciler ve küçük çocuklu aileler için de ciddi bir bariyer oluşturabiliyor.

Biz de “Rahat Konser” modeliyle bu görünmez baskıyı ortadan kaldırmak istedik. Bu konserlerde ışık ve ses seviyeleri daha yumuşak tutuluyor, salon tamamen karartılmıyor, izleyiciler istedikleri anda salona girip çıkabiliyor, hareket etmek veya müziğe sesli tepki vermek doğal karşılanıyor. Süreyya Operası’nda oluşturduğumuz sessiz alanlar sayesinde dinleyiciler ihtiyaç duyduklarında kısa molalar da verebiliyorlar.

Bizim için bu proje yalnızca erişilebilirlik odaklı bir yan etkinlik değil; sanatın gerçekten herkes için bir hak olduğu fikrinin çok somut bir yansıması.

Bu konseri tasarlarken otizm spektrumundaki bireyler, demans veya Alzheimer yaşayan kişiler ve aileleriyle doğrudan görüşüldü mü?

Bu süreci oluştururken yalnızca teorik bir model kurmak istemedik; gerçekten ihtiyaçları anlamaya ve dinlemeye büyük önem verdik. Erişilebilirlik alanında çalışan uzmanlarla, danışman kurumlarla ve sahada doğrudan deneyimi olan paydaşlarla birlikte çalıştık. Tüm festival mekânları, tanıtım ve duyuru süreçleri ile erişilebilirlik kılavuzumuzun hazırlığında başta partnerimiz Alternatif Yaşam Derneği olmak üzere farklı sivil toplum kuruluşlarıyla görüşerek kapsamlı bir hazırlık yürüttük. Özellikle ailelerin yaşadığı temel kaygıları anlamak bizim için çok belirleyiciydi.

Birçok aile için asıl mesele yalnızca konser salonuna fiziksel erişim değil; “Acaba rahatsızlık olur mu?”, “Bir tepki verirse yargılanır mıyız?” ya da “Kendimizi ait hissedecek miyiz?” duygusu. Dolayısıyla biz bu konserleri tasarlarken yalnızca mekânsal değil, psikolojik bir güven hissi yaratmayı da merkeze aldık.

“Rahat Konser” yalnızca nöroçeşitliliği olan bireyler için mi, yoksa klasik müzik dinleme kültürünü dönüştürmeye yönelik daha geniş bir yaklaşım mı? Bu modelin ileride diğer festival etkinliklerine yayılmasını planlanıyor musunuz?

Aslında bizim için “Rahat Konser” çok daha geniş bir kültürel dönüşüm fikrinin parçası. Çıkış noktası nöroçeşitliliği olan bireylerin erişimini artırmak olsa da, geldiğimiz noktada bunun klasik müzik dinleme kültürünü daha demokratik, daha esnek ve daha kapsayıcı hale getiren bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

Klasik müzik tarihsel olarak zaman zaman fazla “kurallı” ve mesafeli algılanabiliyor. Oysa müzik son derece canlı, fiziksel ve duygusal bir deneyim. İnsanların müziğe farklı biçimlerde tepki vermesi performansın değerini azaltmıyor; aksine onu daha insani bir yere taşıyor.

Dolayısıyla bu modeli yalnızca belirli bir grup için tasarlanmış özel bir format olarak görmüyoruz. Kendini geleneksel konser düzeni içinde rahat hissetmeyen herkes için alternatif bir deneyim alanı yaratmaya çalışıyoruz. Önümüzdeki yıllarda erişilebilirlik ve kapsayıcılık yaklaşımını festivalin farklı etkinliklerine daha güçlü şekilde yaymayı hedefliyoruz. Bu çalışmalar sadece İstanbul Müzik Festivali ile de sınırlı kalmayacak; İKSV tarafından organize edilen tüm festival ve etkinliklerde devam edecek. Çünkü kültür-sanat kurumlarının geleceğinde erişilebilirliğin “ekstra bir başlık” değil, yapının doğal bir parçası olması gerektiğine inanıyoruz.

Bu yaklaşımın yalnızca izleyici deneyimiyle sınırlı kalmaması da bizim için çok önemli. Bu yıl festival kapsamında farklı mekânlarda otizm spektrumundaki saha görevlilerimiz de görev alacak. Bunu yalnızca erişilebilirlik odağında değil, toplumsal fayda üretmek ve birlikte yaşama kültürünü gündelik hayatın doğal bir parçası haline getirmek açısından da çok kıymetli buluyoruz. Çünkü gerçek kapsayıcılığın yalnızca belirli grupları “içeri davet etmekle” değil, kültür-sanat üretiminin ve deneyiminin aktif bir parçası haline getirmekle mümkün olduğuna inanıyoruz.

“Gençler daha önyargısız”

Festival uzun yıllardır genç izleyici yaratmaya çalışıyor. Bugün gençlerin klasik müziğe yaklaşımında nasıl bir değişim görüyorsunuz?

Bence bugün genç kuşak klasik müziğe önceki nesillerden çok daha önyargısız yaklaşıyor. Eskiden klasik müzik biraz daha “uzaktan izlenen”, belli bir kültürel çevreye aitmiş gibi algılanan bir alandı. Bugün ise gençler türler arasında çok daha geçirgen bir ilişki kuruyorlar. Aynı kişinin playlist’inde Bach da olabiliyor, elektronik müzik de, Anadolu rock da. Bu geçirgenlik aslında klasik müzik için çok büyük bir avantaj.

Bugün dünyada da bunun çok güçlü örneklerini görüyoruz. Pek çok büyük pop, rock ve alternatif müzik sanatçısı artık orkestralarla çalışıyor; kendi şarkılarının senfonik düzenlemelerini yapıyor ve bunu yalnızca nostaljik bir jest olarak değil, müziğin anlatım alanını genişleten yaratıcı bir ifade biçimi olarak kullanıyor. Metallica’nın senfoni orkestrasıyla gerçekleştirdiği projeler, Hans Zimmer konserlerinin dev senfonik yapıları ya da Sting ve Bjork gibi sanatçıların orkestral düzenlemelerle kurduğu ilişki, genç kuşağın müziği artık çok daha geçirgen sınırlar içinde deneyimlediğini gösteriyor. Bunun yanında Rosalía gibi sanatçıların yarattığı etki de çok önemli. Rosalía’nın flamenkoyu elektronik müzikten çağdaş prodüksiyonlara kadar farklı alanlarla buluşturarak senfonik formatta genç kuşak için yeniden yorumlaması, geleneksel müzik formlarının doğru yaklaşımla ne kadar güçlü ve güncel bir karşılık bulabileceğini gösterdi. Bence klasik........

© Medyascope