Cevat Düşün yazdı: Solculuk gerçekten bitti mi?
Son güncelleme: 21 Haziran 2026 -
Cevat Düşün yazdı: Solculuk gerçekten bitti mi?
21 Haziran 2026 Pazar
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Bugün ontolojik bir gerçeğe dikkat çekmek istiyorum: İnsanlık bitmemişse solculuk da bitmemiştir; çünkü sol, insan olmanın ta kendisidir. Bugün doğanın ve insanlığın en büyük sorunu ve talihsizliği şudur: Her şey, kendi özünden, kendi rahminden koparılmış hâlde can çekişmektedir. Ticaret, paragözlerin ve açgözlülerin elinde can çekişiyor; maddi servetler uzun süredir, ne yazık ki, toplumsal refahın değil bireysel tahakkümün sopası hâline gelmiştir. Bilgi, cahillerin elinde ve kirli zihinlerde can çekişiyor; kirli bilgi bombardımanı altında hakikat yalanla eşdeğer kılınmış ve düşünce de yüzeysel bir tüketim nesnesine dönüşmüştür. Sanat, sanatçı olmayanların; felsefe, felsefeci olmayanların; sol, solcu olmayanların elinde can çekişiyor. Gazetecilik, mesleğin ruhunu taşımayanların elinde can çekişiyor. Oscar ödüllü yönetmenlerin ve Nuri Bilge Ceylan’ın bile eleştirildiği bir düzende, sinema eğitimi almamış ve emek vermemiş kişilerin film yaptığını iddia etmesiyle sinema can çekişiyor. Siyaset, üçlü karanlık kişiliğin yani narsistlerin, Makyavelistlerin ve psikopat siyasetçilerin — elinde can çekişiyor. Din ise dinsizlerin ve sapkınların elinde can çekişiyor; inanç, ruhsal kurtuluş yerine dünyevi tahakküm ve korku imparatorluğuna dönüştürülmüştür. Listeyi daha da çoğaltmak mümkündür: Adalet, adaletsizlerin ve insafsızların; özgürlük, özgürlük korkusu yaşayan kölelerin; eşitlik, eşitsizliği doğal görenlerin; doğa, doğayı sömürenlerin; eğitim, eğitimsiz ve tecrübesizlerin; aşk, sevgisizlerin; umut, umutsuzluğu pazarlayanların elinde can çekişiyor. Teknoloji, teknokratların ve algoritmik tahakkümün; medya, manipülatörlerin; tarih, tarihi çarpıtanların; gelecek ise bugünü çalanların elinde can çekişiyor.
Sanayi devrimiyle beraber yaşanan büyük yabancılaşma, o günden bugüne insanlığın en derin krizine dönüşmüştür. Kapitalist modernite çağında her alan kendi ruhunu yitirmiş, kendi karşıtına teslim olmuştur: Para serveti değil yoksulluğu, bilgi cehaleti, sanat kitsch’i, felsefe boş lafazanlığı, sol ise statükocu pragmatizmi ve arabesk demagojiyi üretir hâle gelmiştir. Uzun zamandan beridir siyaset, toplumsal sorumluluğun değil şahsi hesaplar için yapılmaktadır. Çoğu ayrılar ortak ferdi menfaatler için aynı yerde toplanmışlar ne yazık ki… Din ise hakikat arayışının değeri olmaktan çıkarılarak iktidar ve güç mücadelelerinin nesnesi hâline getirilmiş, sözde dindar ama ruhen sapkın kişiler tarafından kendilerine göre form edilerek dönüştürülmüş maalesef bugün. Sol şuur, söz konusu bütün can çekiştirilen değerleri korumak ve istismar edenlere karşı “insan, insan tarafından ezilemez” duruşunun, mücadelesinin tarihsel ve politik adıdır. Para toplumsal refaha, bilgi hakikate, sanat özgür ifadeye, felsefe eleştirel düşünceye, siyaset toplumsal iyiye, din ise içsel derinliğe kavuşana kadar solun mücadelesi de devam eder. Solculuk, bu yabancılaşmanın farkındalığı ve bu sorunların üstesinden gelebilme cesaretidir. İnsanlık bitmemişse solculuk da bitmemiştir; çünkü sol, insan olmanın ta kendisidir. Bir kez daha altını çizmek istiyorum: İnsan bitmedikçe sol değerler, sol mücadele ve sol düşünce de bitmez.
Son yıllarda ve özellikle son günlerde kulaklarımızı tırmalayan bir nakarat hâline gelen “Sol bitti” söylemi vardır. Bazıları bunu bir zafer edasıyla, bazıları ise yorgun bir teslimiyetle tekrarlar. Tarihin sonu ilan edildi, ideolojilerin iflası ilan edildi, hatta insan doğasının değişmezliği üzerine yeni bir mitoloji inşa edildi. Ancak bu iddialar, yüzeysel ve kaba bir bakışın rahatlatıcı tesellisi olmaktan öteye geçememiştir ve geçemeyecektir. Şu gerçeklik idrak edilmelidir ki, solculuk ne bir parti tabelasıdır ne de bir ideolojik müze eseridir. Solculuk, insanlığın en derin, en kadim arayışının siyasal dile ve mücadeleye dönüşmüş hâlidir: adalet, eşitlik ve özgürlük… Bitmiş olan sol değil; belirli örgütlenme modelleri, kafalarında sol değerleri bitirmiş yorgun demokratlar için sol bitmiştir; biten tarihsel konjonktürler ve siyasal geleneklerdir…
Sovyet deneyimi çökmüş, Çin kapitalist yollara savrulmuş, sosyal demokrasi neoliberalizm içinde erimiştir. Bunlar gerçek tarihsel yenilgilerdir. Ancak bu yenilgiler, insan ruhunun sömürüye, aşağılanmaya ve değersizleştirilmeye karşı direncini ortadan kaldıramamıştır. Tersine, sol itiraz her defasında yeni biçimlerde yeniden ortaya çıkmıştır. Solun özü, insanın insan tarafından sömürülmesine karşı duruşun kendisidir. Sol, sınıfsal olduğu kadar ontolojik bir meseledir. Hannah Arendt’in vurguladığı gibi insan, çoğulluk içinde var olan bir varlıktır. Her insan, dünyayı yeniden başlatma potansiyeli taşır. Bu nedenle solculuk, bu çoğulluğun tek tipleştirilmesine, metalaştırılmasına ve nesneleştirilmesine karşı en köklü itirazdır. Kapitalist modernite insanı emek gücüne, tüketiciye ve veri kaynağına indirgerken; sol bu indirgemeye “hayır” der.
Kapitalizmin devasa sömürü gücüne rağmen sol, zayıf gücüne rağmen itirazını en zor koşullarda da hep sürdürmüştür. “İnsan araç değildir, amaçtır” demiş ve direnmeye devam etmiştir. Bu “hayır”ın tarih boyunca mücadele biçimleri değişse de derinlerdeki ruh, büyük direnişler sayesinde günümüze kadar taşınmıştır.
Köle isyanlarından köylü ayaklanmalarına, işçi grevlerinden feminist hareketlere, ekolojik direnişlerden dijital çağın sömürü düzenine karşı gelişen itirazlara kadar uzanan bu tarihsel süreç, insan özgürlüğünün ebedi bir itirazı olarak akmaya devam etmiştir ve edecektir.
Bugün “sol bitti” diyenlerin iki yanılgıya düştüğünü düşünüyorum. Birincisi, solculuğu dar bir örgütsel kalıba hapsetmiş olmalarıdır. Zihin dünyalarında sol böyle daraltılmıştır. “Sol bitti” diyenlere şunu da belirtmek istiyorum: Sol, bir parti programı değil; bir etiktir, bir tutumdur, bir varoluş tarzıdır. İkincisi, aynı kesimler tarihsel yenilgileri kalıcı yenilgiler sanmaktadırlar galiba. Ancak bilinmelidir ki tarih lineer (düz çizgi) bir ilerleme değildir; dalgalı, çelişkili ve diyalektik bir süreçtir. Fransız Devrimi’nin Thermidor’u, Paris Komünü’nün kanlı bastırılışı, 20. yüzyıl sosyalist hareketlerinin bürokratik yozlaşması gibi süreçlerin hepsi acı derslerdir. Ancak yine de, bir sonraki dalganın tohumlarını da içinde taşımışlardır. 68 kuşağı ortaya çıkmış, adalet mücadeleleri dünyanın dört bir yanında yaygınlaşmıştır. Türkiye’de de bir asır önce ve yakın tarihte Mustafa Kemal’in emperyalizme karşı mücadelesi ve bir gecede halkını Orta Çağ’dan modern çağa taşıyan cesaret ve feraseti; Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’a uzanan direnişler; Diyarbakır zindanında Mazlum Doğan, Kemal Pir, Hayri Durmuş, Ali Çiçek, Akif Yılmaz ve dörtlerin direnişi; İbrahim Kaypakkaya direnişi ve daha birçok direniş örneği, en son Gezi Direnişi ve Boğaziçi Akademisyenleri ile öğrencilerinin ortak kararlı direnişleri… Daha çok sayıda örnekler verilebilir. Bütün bu süreçler, Antik dönem adalet mücadelesinden günümüze uzanan bir mücadele ve direniş mirasıdır.
Unutmayalım: İnsanlık ailesi hakikat arayışından, özgürlük ve eşitlik mücadelesinden vazgeçmedikçe, adaletsizliğe karşı susmayı seçmedikçe sol da susmayacaktır ve bitmeyecektir. Günümüz dünyasına bakalım: Bir yanda küresel sermaye, teknolojik oligarşiler ve iklim kriziyle derinleşen eşitsizlikler; diğer yanda ise her kıtada, her coğrafyada yükselen yeni direniş biçimleri vardır. Gençlerin iklim grevleri, kadınların cinsiyet eşitliği ve özgürlük mücadeleleri, göçmenlerin insanlık onuru arayışı, yerli halkların toprak savunması… Bunların hepsi solun yeni dilini ve yeni örgütlenme biçimlerini müjdeliyor. Artık klasik fabrika işçisi öncülüğü yetmemektedir; ancak bu durum, sol mücadelenin bittiği anlamına gelmez. Tersine, sol mücadele daha kapsayıcı, daha yaratıcı ve daha çoğul hâle gelmektedir. Solculuk, bu çoğulluğun içinde kendini yeniden keşfetmekte ve var etmektedir…
Felsefi bir sorgulama: İnsan nedir?
Felsefi zemin üzerinden, daha derin köklerine inerek soralım: İnsan nedir? Bu soru, bütün düşünce tarihinin en yakıcı, en keskin ve travmatik sorgusudur. Aristoteles’in “zoon politikon”uyla, yani siyasal hayvanıyla mı başlarız? Yoksa Thomas Hobbes’un doğa durumunda “herkesin herkesle savaş hâlinde” olduğu o karanlık tablosuyla mı? Solculuk, bu tarihsel ikileme net, radikal ve dönüştürücü bir yanıt verir: İnsan, hem muazzam bir potansiyel hem de tarihsel bir sorumluluktur. Potansiyelinde, özgür ve eşit bir dünya kurma felsefe ve ideali yatar; sorumluluğu ise, bu potansiyeli gerçekleştirmek için eyleme geçme ödevindedir. Nietzsche kendi döneminde bu konuda sarsıcı bir derinlik katmıştır. Köle ahlakı, zayıflığı erdemleştirir, gücü lanetler ve insanı ressentiment’in (kin ve hınç) zehrine mahkûm eder. Efendi-köle diyalektiğinden çıkış, ancak bu ahlakın kökünü kazımakla mümkündür. Solculuk, Nietzsche’nin eleştirisini ciddiye alır ama onu bireysel bir Übermensch (Üstinsan) mitine hapsetmez. Onu kolektif kurtuluşa, yapısal yabancılaşmadan ve tahakkümden özgürleşmeye evirir. Gerçek özgürlük, köle-efendi karşıtlığının ötesinde, eşitler arasında kurulan yeni bir insanlık ilişkisidir. Bu, diyalektiğin aşılmasıdır: Ne efendi ne de köle, ama özgür özneler. Hannah Arendt’in eylem kavramı bu sorunu aşmayı tamamlamaktadır. Eylem, vita activa’nın (Latince: “etkin yaşam”) en yüksek biçimidir; toplumsal alanda, başkalarıyla birlikte ve onlar için ortaya konan özgür bir başlangıç hareketidir. İnsan, çoğulluk (pluralite) içinde var olur. Totaliter rejimler çoğulluğu yok ederek insanlığı yok eder. Sol, Hannah Arendt’in bu uyarısını tamamen ciddiye alır: Tek bir iradenin hegemonyası altında değil, çoğul mücadeleler içinde eşitlik arayışını sürdürür… Nietzsche’nin üstinsan arayışını Hannah Arendt’in eylem felsefesiyle ve çağımızın somut ezilen hareketleriyle sentezlemek mümkün…
Üstinsan, artık bugün münzevi bir dağ zirvesinde değil; ortak toplumsal yaşam alanında, dayanışma ve eleştirel akıl içinde kolektif olarak doğmakta… Solun kendi içindeki çelişki ve çatışmaları görmezden gelemeyiz. Dogmatizm, otoriter sapmalar, bürokratik yozlaşma ve tarihsel başarısızlıklar sol düşünceyi zaman zaman kendi ilke ve ideallerinden uzaklaştırmıştır. Bu sorun, bir zaaf değil, aksine eleştirel düşüncenin zorunluluğunu ortaya koyar. Adorno’nun negatif diyalektiği, Foucault’nun iktidarın mikro-analizlerine ilişkin çalışmaları ve Hannah Arendt’in totalitarizm ile kötülüğün sıradanlığına yönelik eleştirileri, bugün solun kendini sürekli sorgulamasının daha da güçlü ilham kaynakları olmalıdır bana göre. Kendini sorgulamayan, yenilenmeyen hiçbir hareket yaşamayı hak etmez, ki etmemelidir de… Her ne kadar Darwin’e atfedilen bir söz olsa da Leon Megginson’un ortaya koyduğu dikkat çekici bir tespit vardır: En zeki ve en güçlü türler değil, değişime en çok uyum sağlayabilenler hayatta kalır. Bu tespit oldukça önemlidir ve her konuya uyarlanabilir niteliktedir. Leon Megginson bu sözü işletmelerin ticari gelişimi için ifade etmiş olsa da, hem bireysel hem de toplumsal alanlara da entegre edilebilir. Bu yüzden pozitif değişim şarttır. Eleştiri, sol için varoluşsal bir oksijendir. Elbetteki eleştiri adı altında, teslimiyetçi bir “sol bitti” karamsarlığı da yaşanmamalıdır. Tam tersine, “sol yeniden doğuyor”; hepimiz sol değerleri umudumuzun motoruna dönüştürmek zorundayız. Çünkü insanlık bitmedikçe adalet özlemi de bitmez ve bitmeyecek. Eşitsizliğin, sömürünün, savaşın, ırkçılığın, cinsiyetçiliğin ve ekolojik yıkımın kol gezdiği bir dünyada “insanlık”tan samimiyetle bahsetmek, ancak solun değerlerine ve radikal özüne sadık kalarak mümkündür. Solculuk bitmemişse insanlık da bitmemiştir; insanlık bitmedikçe solculuk da bitmeyecektir. Bu yaklaşım, benim kişisel bir temennim değil, ontolojik bir realite ve tespittir. İnsan, doğası gereği adaletsizliğe razı gelmeyen bir varlıktır. Adaletsizliğe itiraz, biyolojik bir refleks değil sadece, varoluşsal bir niteliktir ve mücadele aynı zamanda. Tarihin en karanlık anlarında bile sol itiraz direncini hep sürdürmüştür. İnsan, Hannah Arendt’in de vurguladığı gibi “doğmak”la, yeni bir başlangıç yapma kapasitesiyle donanmıştır. Bu kapasite, her türlü totaliter baskıya, neoliberal atomizasyona ve teknokratik yönetime rağmen canlı kalabilen varlıktır. Mücadele kolay değildir. Yorgunluk, ihanet ve yenilgi kaçınılmazdır. Ama her yenilgi, bir sonraki zaferin provasıdır ve tecrübesidir. Solculuk, nihayetinde bir umut felsefesidir; umudun soyut bir teselli olmaktan çıkıp somut eyleme, dayanışmaya, eleştirel akla ve komünal örgütlenmeye dönüştüğü yerdir. Gramsci’nin “akıllı kötümserlik, iradi iyimserlik” teorisi özellikle bu hususta çok önemlidir. Umutsuzluğa teslim olmak, insanlığın gerçekten sona ermesi demektir. Biz ise umudun ve mücadelenin hâlâ mümkün ve zorunlu olduğunu biliyoruz. Sol, bitmedi. Bitmeyecek. Çünkü sol, insan olmanın ta kendisidir. İnsan, siyasal hayvandır; fakat Thomas Hobbes’un savaşçı vahşisi değil. Aristoteles’in erdem arayan faili, Nietzsche’nin zincirlerini kıran öznesi, Hannah Arendt’in çoğulluk içinde eylemde bulunan varlığıdır. Kemal Pir`in cesareti ve direnişidir aynı zamanda… Sol, ontolojinin tarihsel bilincidir; eşitlik, özgürlük ve adalet arayışının en tutarlı, en radikal ve en eleştirel ifadesidir. Sol, düşüncede, dilde, ilişkilerde ve pratikte sürekli yeniden üretilmesi gereken bir yaşam biçimidir. İnsan potansiyelini gerçekleştirmek, her birimizin taşıdığı tarihsel sorumluluktur. Sartre`nin dediği gibi: Özgürlük sorumluluktur. Asla unutmayalım: Tarih, ezilenlerin hafızası ve direnenlerin iradesiyle ilerler; direnenlerin iradesi ise en zor koşullarda, her zaman yeni biçimlerde, yeni kavramlarla ve yeni stratejilerle yeniden doğar… Solculuk, insan olmanın ta kendisidir. Bu ontolojik gerçeği derinlemesine kavramak, bizi umutsuzluğun ötesine taşır ve somut, kararlı, eleştirel akıl ve eylemlere dönüştürür.
Solun tarihsel ortaya çıkışı
Sol düşüncenin kökenlerini sadece 19. yüzyılın işçi hareketlerine indirgemek, solu tarihsel bağlamından koparmak anlamına gelir. Solculuk, insanlık tarihinin vicdanında saklı derin bir damardır; adalet ve eşitlik arayışının, sömürüye karşı duruşun, insanın insan tarafından araçsallaştırılmasına yönelik kadim itirazın siyasal ifadesidir öte yandan… Sol damar, Antik Yunan’dan başlayarak Orta Çağ eşitlikçi hareketlerine, köylü ayaklanmalarından Aydınlanma’ya ve nihayet modern sınıf mücadelelerine kadar uzanır. Sol, bir moda veya konjonktürel ideoloji değil; insan olmanın ontolojik bir boyutudur. Antik Yunan’da, köleci toplumun ortasında bile özgürlük ve eşitlik sorgulamaları yükselmişti. Platon’un Devlet’inde ideal bir cumhuriyet arayışı ve Aristoteles’in “zoon politikon” (insanın siyasal bir varlık olduğu) tanımı, aslında çoğulluk ve ortak iyi fikirleri içinde barındırır. Ancak asıl eleştirel sesler, köleliğe karşı yükselen nadir itirazlarda duyulurdu. Euripides’in tragedyalarında, kölelerin insanlığının değinilmesi; bazı sofistlerin “doğa gereği herkes eşittir” savları, solun felsefi tohumlarıdır. Bunlar henüz kitlesel hareketler değildi ama insan vicdanının uyanışını gösteriyordu. Köleci düzenin “doğal” kabul edildiği bir dünyada, bu sesler radikal bir itirazdı: İnsan, doğası gereği ezilmeye mahkûm değildir. Orta Çağ’da solun ruhu, eşitlikçi dini hareketlerde yeniden canlandı. Feodal hiyerarşinin Tanrı’nın iradesi olarak sunulduğu bir dönemde, “Tanrı önünde herkes eşittir” ilkesi radikal yorumlara yol açtı. İngiltere’de John Ball’un “Adem ile Havva kazma kürekle çalışırken soylular neredeydi?” sorusu, köylü isyanını ateşledi. Bohemia’da Hussitler, Almanya’da Thomas Müntzer’in önderliğindeki köylü savaşı, Fransa’da Jacquerie ayaklanmaları… Bu hareketler, sadece ekmek kavgası değildi; ilahi adalet ile dünyevi adaletsizlik arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyordu. Dini bir dil içinde tasvir edilen söz konusu isyanlar, solun erken dönem isyan türleri olarak yorumlamak mümkün: Eşitlik talebi, hiyerarşiye karşı duruş ve ortak mülkiyet fikri. Hannah Arendt’in “eylem” kavramıyla düşündüğümüzde, bu ayaklanmalar, ezilenlerin dünyayı yenileme girişimleriydi; çoğulluğun bastırılmış sesinin patlamasıydı…
Aydınlanma dönemi, sol düşünceyi seküler ve felsefi bir zemine taşıdı. Rousseau’nun “İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur” sözü, Voltaire’in kilise ve monarşi eleştirileri, Diderot’nun ansiklopedik akıl çağrısı… Tüm bunlar, eşitlik ve özgürlük ideallerini evrenselleştirdi. “İnsan hakları” kavramı, doğuştan gelen bir hak olarak ilan edildi. Ancak Aydınlanma’nın sınırları da vardı: Kölelik ve sömürgecilik karşısında çelişkili bir duruş. Yine de bu düşünce akımı, solun modern siyasal dile dönüşmesinde köprü oldu. Çünkü sol, aklı dogmadan, eşitliği hiyerarşiden üstün tutan bir insan anlayışını benimsemişti. Modern anlamda “sol” kavramının doğuşu, 1789 Fransız Devrimi’yle kesinleşti. Ulusal Meclis’te kraliyet yanlıları sağ tarafta, halk egemenliğini savunan Jakobenler ve radikaller ise sol tarafta oturuyordu. Mezkûr fiziksel ayrım, kısa sürede metafizik bir ayrılığa dönüştü. Sağ, geleneksel düzeni, hiyerarşiyi, otoriteyi, muhafazakar ve organik toplumu savunurken; sol, eşitliği, özgürlüğü, halk iradesini ve değişimi politik merkezine alıyordu. Söz konusu farklı fikirler, iki farklı insan anlayışının çatışmasıydı: Sağ için insan, doğuştan eşitsiz ve otoriteye muhtaçtır; sol için ise insan, akıl ve iradesiyle eşit bir dünya kurma kapasitesine sahiptir. Devrim’in radikal evresi, solun hem zaferini hem trajedisini gösterdi. Terör dönemi, ideallerin nasıl yozlaşabileceğini kanıtladı. Ama devrimin mirası kalıcıydı: Cumhuriyet, laiklik, yurttaşlık hakları ve eşitlik ilkesi. Sol, artık sadece felsefi bir tutum değil; siyasal bir güç hâline gelmişti. Sanayi Devrimi, sol düşünceyi kitlesel bir harekete dönüştürdü. Fabrikalarda çocuk işçiler, 16 -18 saatlik çalışma günleri, açlık ücretleri, kadınların sömürüsü…
Bu koşullar, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sunda doruk noktasına ulaşan bilimsel sosyalizmi doğurdu. Sol, artık proletaryanın ideolojisiydi. Ancak onu dar bir sınıf indirgemeciliğine hapsetmek hata olur. Sol, işçilerin yanı sıra kadınların oy hakkı mücadelelerinde, sömürge karşıtı direnişlerde ve azınlıkların eşitlik taleplerinde de vücut buldu. 19. yüzyıl boyunca grevler, sendikalar ve Paris Komünü gibi deneyimler, solun pratik yüzünü gösterdi ve bir tür politik kimlik dönemi tezahür oldu. Tekrar vurgulamak istiyorum: Solculuk, insanın “olma” potansiyeline dair bir ontolojidir. Nietzsche’nin “köle ahlakı” eleştirisini tersine çevirir. Gerçek köle ahlakı, ezileni ezilmeye razı eden ideolojidir. Sol ise bu razı oluşa karşı “hayır” diyen özgür ruhtur. Krishnamurti’nin deyişiyle, içsel kölelikten kurtuluş ile dışsal sömürüden kurtuluş bir bütün olarak ilerler. Arendt’in “banality of evil” (kötülüğün sıradanlığı) teorisi de bu hususta önemlidir: Kötülük, sıradan insanların hiyerarşik düzenlere körü körüne boyun eğmesiyle çoğalır. Sol, işte bu sıradanlığın ötesine geçerek çoğulluğu, eylemi ve ortak dünyayı savunan bir tutumdur. 20. yüzyılda sol, hem büyük zaferler hem büyük yenilgiler yaşadı. Ekim Devrimi, anti-faşist direnişler, ulusal kurtuluş........
