Gezi/yorum – Yusuf İpekli Yazdı
Dün 14 Mart’tı, Tıp Bayramı. Başta emekli hemşire olan eşim olmak üzere sağlık çalışanlarımızın anlamlı bayramını kutlayarak başlayalım o zaman.
Bundan tam 23 yıl önce aile olarak yüreğimize kor bir ateş düşmüştü. Bacanağım ve baldızım ne yazık ki otuzlu yaşlarını bitirmeden geçirdikleri bir trafik kazası sonucu hayatlarını kaybettiler. Onları yan yana Nevşehir ili Hacıbektaş ilçesi İlicek köyüne defnetmiştik. Mekanları cennet ola!
Eşimle birlikte 23 senedir yılda bir kere onları ebedi istirahatgahlarında ziyaret ederiz. Bu amaçla sabah 07.30’da trafik cezası korkusuyla Ankara Eryaman’dan yola çıktık. İstikamet Nevşehir ili Hacıbektaş ilçesi İlicek köyü.
Aslında Hacıbektaş ilçesi Kırşehir’e bağlı iken Nevşehir’de kalmış bir inanç ve ilçe merkezi.
Kırşehirliler 2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan milletvekili genel seçiminde hemşerileri de olan Osman Bölükbaşı’nı destekleyip oylarını Bölükbaşı’nın Millet Partisine veriyorlar. Vay bunu yapan siz misiniz diye düşünen dönemin Başbakanı ve Demokrat Parti Genel Başkanı Adnan Menderes boş durur mu? Meclise verdirdiği önerge ile günümüzde olduğu gibi parmak indirip kaldıran vekiller Temmuz 1954’de Kırşehir’i ilçe yapıp Nevşehir’e bağlıyorlar. Sonradan Kırşehir tekrar il statüsüne kavuşuyor kavuşmasına ama “Kadınlarınızı okutunuz, İncinsen de incitme, Her ne arar isen kedinde ara, İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır, Düşmanınız dahi olsa insan olduğunu unutmayınız.” diyerek felsefesinin odağına sevgiyi ve insanı koyan Hacıbektaş-i Veli gibi bir büyük düşürün türbesinin de bulunduğu ilçe Kırşehir’e dönemiyor.
Nasıl, tanıdık bir tavır değil mi? Rakip olanların doğal (!) ve hazin sonu…
Neyse yol olabildiğince tenha ama kafam karmakarışık. Olur da kural ihlali yapıp ceza yersem. Olmaz olmaz demeyin sakın. Adım başı radar. Hız sınırı tak tabelanın birinde 82 iken 10 metre ötedeki oldukça küçük ve ince yazılı şarampol tabelasında 50. Allah korusun gazdan ayağımızı çekmesek gelecek cezayı ödemek neredeyse merasime tabi olacak.
İnan olsun yol boyunca kilometre ibresi 82’yi geçmedi. Hem de duble; iki, üç şeritli yolda. Üstelik varlığıyla akşam sabah hava attığımız o muhteşem (!) duble yollarda.
Tabir caizse kaplumbağa bile hızımızdan daha süratli. Durum sadece bizim için mi geçerli, hayır hayır tüm yolcular aynı panik içinde korkaklar.
Neyse ilk müjdeyi vereyim o zaman. Benim gibi hız sever orta yaşlı biri bile 500 km gitti geldi de ceza yemedi iyi mi?
Yolculuk boyunca dikkatimi çeken ikinci durum ise benzinlikler. Daha doğrusu mazot fiyatları. Ankara’dan çıkmadan benzinliklerin mazot fiyatı tam ekonomimiz gibi bir iniyor bir çıkıyor ki istikrar hak getire. Ben mazotu 67,17 TL’ye alırken bir bakıyorum bir benzinlik 59,99 TL yazmış. Yanlışlık olmalı derken hemen bir km ötedeki benzinlikte 60,99 TL, diğerinde 61,59 TL… Az ileride 67,12…
Var bu işte bir iş deyip indim iki benzinlikte pompaya baktım, rakamların gerçek fiyatlar doğru görünce sordum: “Ey denetim neredesin? Galiba Şimşek çakınca yıldırım yaktı yok etti”.
İlk durak elbette Kırşehir’e 20 km kala solda yer alan şoförler odasının dinlenme tesisleri. Burada şekerimizin düşmesini önleyip çay, kahve içeceğiz. O acı kazanın olduğu Keskin’i keskin zekayla geçtikten sonra dinlenme tesisine vardık mı, vardık. Ceza, yemedik çünkü bugün kaplumbağayız!
Dinlenme tesisi suyu çekilmiş değirmene dönmüş. Restoran kısmı kapalı. Tadilatı görünce sevindik ama o sevinç kursağımızda kaldı. Neden, çünkü o güzelim restoran özelleştirilmiş. Kime olabilir dersiniz? Bilemediniz, Köfteci Yusuf! Derviş Günday dedim, şoför esnafının efsane başkanını anınca içim cız etti.
En korktuğum ve her seferinde ceza yediğim yer Özbağ beldesi. Çünkü burada hız sınırı 45 – 50 arası. Dikkatinizi çekerim, yol duble ve iki şeritli…
Şükür deyip iki yılımın geçtiği, öğrenci olup öğretmen olarak çıktığım ve Menderes’in oy alamadığı için ilçe yaptığı Kırşehir’i selamlayıp Kayseri yolunu takibe başladık. Dönüp eşime dedim ki, “Dönüşte Neşet babaya bir dua okuyalım.”.
Mazot fiyatı aynı, bir iniyor bir çıkıyor. Fiyat aralığı 59,99 ile 67,57 TL arası.
İlicek köyüne varıp dua ettik. Rahmet diledik. Dile kolay 23 sene!
Direksiyon nedense hep sağa çekmeye başladı. İnip tekerleri kontrol ettim, sıkıntı yok. Belli ki Hacıbektaş bizi çağırıyor. Sürdük, istikamet Çilehane!
İlk durak yaktığı yüzlerce türküyle bozuk düzene kafa tutan, bu yüzden yıllarca hapis yatıp bedel ödeyen Büyük Ozan Aşık Mahzuni Şerif’in mezarı oldu. Kocaman bir kaya parçasına yaslanan yaprak taştan mezar taşı. Üstünde betonun soğuk yüzü yerine ana kucağı gibi sıcacık toprak…
Oturdum, ağzımı bıçak açmasa da İran’da okul bombalayıp çocukları katleden pedofili Tramp’ı düşündüm. İyi ki dedim Mahzuni Baba sizin için “katil” demiş “Amerika katil katil…”
Hafifliyorum, rahatlıyorum, nefesim genişliyor. Zira Çilehane’yi ne zaman ziyaret etsem hep rahatlarım, hafiflerim, içim içime sığmaz. Mutlu olurum.
Çilehane’de Feyzulah Çınar gibi, Yunus Emre gibi, Pir Sultan Abdal gibi ha(l)k aşıklarının mezarı var. Fikret Otyam’ın, İlhan Selçuk’un da… Bir an durup düşünüyorum, “Ülkeyi bu güzel insanlar yönetse ne olurdu?”. Yanıt kendi içinde saklı aslında, “Güzel olurdu, çok güzel!”
Çilehane çevresinde hediyelik eşya satılan mekanlar var. Hz. Ali resmi, Atatürk resmi, Zülfikar, tülbent, çanta, tespih, kolye, yüzük, bileklik, Aslanlı çeşmeden zemzem suyu doldurmak için bidon… Sadece pahalı olsa iyi biliyor musunuz, ateş pahası ateş… Üstelik burada yer alan tuvalet doğal olarak paralı ancak bir kişi için tam 25 TL. En büyük paramız karşılığında ancak 8 kişi ihtiyaç giderebiliyor iyi mi. Şaşkınım!
Biraz canı sıkkın ama ziyaretin manevi hazzı içinde Hacı Bektaş-i Veli türbesini ziyaret etmek için kent merkezine iniyoruz. Kent çok temiz. Yerlerde ne bir kağıt parçası var ne bir izmarit ne toz duman…
Türbe insana huzur veriyor. İnsanlar birbirine çok saygılı. Onlarca ziyaretçi var ve kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Aslanlı çeşmenin zemzem olarak bilinen kol gibi suyu bile azalmış. Duamızı edip çıkıyoruz. Hediyelik eşyalar burada da ateş pahası. Hırsızlık ilgi alanıma girince, “Yok Allah’tan korkar kuldan utanırız, buraları açık bırak git kimse ellemez!”
Yakın zamanda Devlet Bahçeli’nin katkılarıyla yapılan Horasan Erenleri Dergahı Cem evini sorunca aldığımız cevap ilginç: “İlgi yok!”
Şimdi dönüş yolundayız. Her yerde radar. Araçlar kaplumbağa hızında. Sürücüler sabırlı.
Mutlaka Neşet Ertaş’ı ziyaret etmemiz lazım. Ancak mezarlık nerede? Nasıl bulacağız? Sorsak ama kime? Sormasak, yol bu kaçırdın mı, keyif de kaçar. Diyeceğim o ki, tabelalar yeterli de değil, açıklayıcı da…
Neyse navigasyon. Hani gavur icadı olan o muhteşem program. Hani çektiği fotoğraflarla savunma sanayisine önemli katkılar yapan hava araçlarıyla övünüyoruz, hatta meydanlarda seçim malzemesi yapıyoruz da yolumuzu gösteren icatları görmezden geliyoruz ya adı navigasyon olan o program imdadımıza yetişiyor.
Yol kısa, güzergah tanımlı! Ve istikamet Kırşehir ili Merkez ilçeye bağlı Bağbaşı Mahallesi…
Bağbaşı, şu bizim abdalların yaşadığı mahalle. Sıcacık bir ortam. Evler tek katlı gecekondu tipi. Küçük küçük bahçeleri var evlerin. Bahçeler eğreti tel ya da duvarla çevrili, bakımsız. Binalar kerpiçten yapılmış. Bahçelerde tavuklar. Birkaç ev önünde eski model otomobil. Evler suyu çekilmiş değirmen gibi yalnız. Birkaç kişi yolun ortasında koyu sohbet halinde. Mahallede yer alan ceza evi de Ahi Evran Üniversitesinin devasa kampüsü de mahalleye canlılık, neşe getirememiş ama belli ki mahalle huzur dolu tıpkı geçen ay okurlarıyla buluşan OBA’mız gibi…
Soruyorum sohbet edenlerden birine, “Neşet ağamın mezarı nerede?”
“Dimdirek yörü, ilk kapıdan içeri gir, dosdoğru yokarı git, garşında Neşet ağamın mezeri…”
Elimizle koymuş gibi bulduk. Mezarın başında elinde not defteriyle bekleyen genç Ahi Evran Üniversitesinin öğrencisi olmalıydı. Yanılmamışım!
Mezarın başındayız. Mezar vasiyeti gereği babası Muharrem Ertaş’ın ayağuçunda yer alıyor. Mezar da mezarlık da bakımlı, pırıl pırıl. Dua ederken aklıma rahmetli babam düşüyor. Onun yanık sesiyle havalandırdığı bozlaklar, ah o bozlaklar. Bir “Aydos” diyorum, bir “Nuri’mi Kenara Çal Kızılırmak!”… Bir “Leyla” diyorum, bir “Döne ana”…
Bir ara gözüme “Ağ Gelin” deyince yeri göğü inleten Çekiç Ali’nin mezarı ilişiyor. Dua etmemek olur mu? Varıp huzuruna duruyorum, Ağ Gelin gelip boynuma sarılıyor.
Adının Yusuf olduğunu öğrendiğim abdalın karşıma çıkmış olması ise Yürağani Göğnüne Adayan Adam’ın bir lütfu olmalı deyip soruyorum: “Muhterem Neşet ağamla akrabalık…”.
“Yok emme çok yidik içdik.”, “Biz Yağmırlıdanık, onnar Gırtıllı.”.
“Peki şu ev kime ait. Restore edilmiş.”
“Ora Muharrem ağamın. Son zamannarda orda oturduydu. Yapdılar emme içi bomboş, bi şiy yok.”
Tıpkı, günümüzde halktan uzak yapılan mevcut / malum boş işler gibi, göz boyaması işte. Her zaman her yerde herkesin malumu olduğu manzara…! Manzara ki, Türkiye manzarası.
Yusuf ile tertip olduğumuz için rahat rahat sordum. “Cem eviniz var mı?”. “Yok!”
“Peki hiç erkan yürüttüğünüz oldu mu? Cem gördün mü?”. “Ben görmedim de anam babam dillerdi. Fakat ihlibeyt yolu yolumuzdur. Kellem gıldan ince.”
“Mensup olduğunuz ocak hangisi? Tozanoğlu mu, Çelebiler mi?” Valla bilmiyom ağam da ihlibeyt işte…” Sonra o bana deyiş okuyor ben ona taşlama. Kucaklaşıyoruz, tıpkı Neşet Ağamın sazının yürek yakan sesi gibi samimice…
Olsun, istediğimizi alamasak da göğnümüz yürağamize hükmediyor ya bizden mutlusu yok.
Şimdi dönüş zamanı. Ama sırada yolumuzun hemen üstünde yer alan Hasan Dede türbesi var. Orayı ziyaret etmezsek işimiz yarım kalır ki uğur saymayız.
Yol uzun, trafik tenha, radar bol, hala ceza yemedik, hız…
Bir ara düşünüyorum, iyi ki hız sınırı var. Cezalar ödenemez duruma geldiği için caydırıcı olmuş. Eğer öyle olmasa o tenha yolda hiç değilse 120 yapar sağda solda henüz tam filizlenmeyen sivriklere az da olsa gübre saçan çiftçilerin endişeli hallerini gözleyemezdim. O zaman da hayatı boyunca iyi çiftçilik yapmış bir babanın çocuğu olarak sol yanım eksik kalırdı.
Dalmışım. Hasan Dede beldesini görünce yüreğim kabardı. Varıp güzel pire niyaza durduk. Ruhumuz dinlendi.
Koyulduk yeniden duble ve her biri iki şeritten oluşan yola. Yol dediğime bakmayın siz. Araçlar hep sağdan ilerliyor. Eskisi gibi önündekini sollayan araç bir elin parmağı kadar bile değil. Biliyor musunuz, yolun sağ tarafı inanılmaz berbat. Her yer kasis, esik kesik. Yol parçalanmış. Ağır vasıtalar yolu adeta yemiş bitirmiş. İnan olsun, abartmadan söylüyorum, bu güzergahı bir elli km daha kullansam kesinlikle bir büyük masraf daha çıkardı başıma, ön takımın tamiratı…
Değişen bir şey yok, TÜİK rakamları gibi, düşük ama can yakıcı!
Ha, unutmadan 250 km gidiş, 250 km dönüş 500 km’lik yolda hiç korna duymadım desem inanmazsınız değil mi? Ayrıca hiç kaza görmedik desem…
Son durakta anamın gönlünü almak var. Bu kadar güzel bir günden sonra ana duası almasak her şey eksik kalırdı. Uğradık. İyi değil çok iyi oldu!
Yolculuk, ziyaret, mola derken 13 saat sonra fakirhaneye geldik nihayet. Ben yeteri kadar yorulmamış olmalıyım ki gece saat iki ve hala ayaktayım. Eşim mi, o çoktan geceyi yarıladı bile…
Ben zaman zaman gezi/yorum dostlar. Gezip yazı/yorum. İyi geliyor hem ruhuma hem bedenime.
Öneririm gezin, görün, yazın. Önce kendimizi tanıyalım sonra doğayı, insanları…
Duydum, yol tenha dediğimi hatırlattınız. Neden dediniz neden yol tenha? Neden olacak efendim, millette paramı var ki kontağı çevirsin. Peki okullarda tatil bayram önü şehirler arası otobüs? Tek tek saymadım ama onun da koltuklarının yarısı boş. Hani Merkez Bankası’nın ithal bir başkanı vardı Hafize hanım, ne demişti, ekonomiyi kapıcımız Sadık abiden öğreniyorum. Ben de bayram önü otobüslerden öğrendim iyi mi?
Maaşlar yetersiz, yurttaş tüyü yolunmuş kaz gibi, affedersiniz bayram ikramiyesi kendine ağıt yakmayla meşgul.
Biz hala çırpınıyoruz ve diyoruz ki, “Bayramlar bayram ola!”
