menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Unutulmuş Bir Yazar: Sadri Ertem ve “Bacayı İndir, Bacayı Kaldır” Öyküsü – Davut Köksoy Yazdı

15 137
19.02.2026

Sadri Ertem’le tanışmam, bir tesadüfün armağanıydı. Bir arkadaşımın önerisi ile  “Çıkrıklar Durunca” romanını ilk okuduğumda, Anadolu’nun çarklarında dönen emek seslerini duymuştum. O romanda yalnızca fabrikalar değil, insanların alın teri, umutları ve çaresizlikleri de dönüyordu. Yıllar sonra “Bacayı İndir, Bacayı Kaldır” (TDK Güzel Yazılar Hikâyeler 1 sayfa: 97) adlı öyküsünü elime aldığımda, Ertem’in kaleminde bu kez toprağın, suyun ve havanın yankısını buldum. Sanki yazar, daha 1930’larda bugünün çevre yıkımını, sanayi dumanlarının kararttığı bir geleceği sezmişti.

Sadri Ertem (1898–1943), Cumhuriyet’in ilk kuşak yazarlarından biri olarak hem düşünsel hem toplumsal yönüyle farklı bir yere sahiptir. Felsefe eğitimi almış olması, onun öykülerindeki sorgulayıcı tutumun kaynağını açıklar. Gazetecilikten milletvekilliğine uzanan hayatında, kalemi her zaman halkın yanında, sömürünün ve adaletsizliğin karşısında olmuştur. Ancak onu sıradan bir “toplumcu gerçekçi” kılmayan şey, meseleleri kuru bir ideolojiyle değil, insanın iç dünyasından süzerek anlatmasıdır.

“Bacayı İndir, Bacayı Kaldır”, ilk bakışta bir fabrika ile köyün karşı karşıya gelişini anlatıyor gibi görünür. Oysa derinlerinde insan ile doğa arasındaki ilişkinin kırılma anı vardır. Yabancı bir sermayedarın kurduğu maden ocağı, köyün verimli tarlalarını birer birer yutar. Önce toprağın kokusu kaybolur, sonra suyun berraklığı, en sonunda insanların yüzündeki ışık. Dumanın göğe karıştığı her gün, köy biraz daha kendi benliğini yitirir.

Ertem’in öyküsünde doğa yalnızca bir fon değil, hikâyenin sessiz tanığı ve mağdurudur. Kapitalist üretim biçimi hem insanı hem de doğayı aynı hırsla sömürür. Bu yönüyle yazar, dönemin toplumsal gerçekçiliğini çevreci bir bakışla harmanlamayı başarır. Bugün “ekososyalist” denilebilecek bir duyarlılıkla kaleme alınmış gibidir bu öykü. Yazarın şu satırları, neredeyse bir ağıt gibidir:

“O nazlı, güzel çiçek denizi kurudu, şimdi ortada sonsuz bir çöl var… Ovada ancak ölüm ekildi ve sefalet biçildi.” (Başlangıçta belirttiğim TDK Yayınları, Güzel Yazılar Hikâyeler 1, s.104)

Bu satırları okurken insan, yalnızca bir köyün değil, insanlığın toprağa ettiği ihaneti duyar. Ertem’in anlatımındaki sadelik, bu etkiyi daha da büyütür. Uzun, süslü cümlelere ihtiyaç duymaz; birkaç kelimeyle dünyayı karartabilir. Onun dili sade, ama içindeki yankı derindir. Her cümle, bir dönemin hem vicdanını hem de uyarısını taşır.

Köylüler öyküde çaresizdir; bilgi ve örgütlenmeden yoksun oldukları için sermayeye direnemezler. Ertem, burada yalnız yöneticileri değil, halkın içine sinmiş korkuyu da eleştirir. Bilimsellikten uzak bir toplumun, kaderciliğe sarılarak nasıl kendi geleceğini teslim ettiğini gösterir. Bu yönüyle öykü, yalnız bir çevre hikâyesi değil; aynı zamanda cehaletin toplumsal maliyetini anlatan bir belgedir.

Bacayı İndir, Bacayı Kaldır’ın sonunda köy, dumanla örtülürken asıl karanlık insanların içindedir. Yazar, çevresel felaketi ahlaki bir çürüme olarak da yorumlar. O kararma, bir dönemin vicdanına düşen gölgedir.

Bugünden baktığımızda Sadri Ertem’in sesi hâlâ canlıdır. Onun hikâyeleri, kalkınmanın bedelini sorgular: Gelişme nedir? Bedelini kim öder? Doğayı yıkarak insanlık gerçekten ilerler mi?

Ertem, yalnızca geçmişin yazarı değildir; bugünün de vicdanıdır. 13 Kasım 1943’te aramızdan ayrıldığında ardında dev bir eser bırakmadı belki, ama bıraktığı az sayıda eser, hâlâ bir halkın suskun tarihini anlatmaya devam ediyor. Eğer Anadolu’nun toprak sesini, doğayla insanın birbirine nasıl yabancılaştığını duymak istiyorsanız, Sadri Ertem’i –özellikle adı geçen roman ve öyküyü- mutlaka okuyun.


© Medya Siyaset