“Eski Türkiye”de çocuk olmak
Zaman zaman hepimizin geçmiş günlere, yaşantımızın geride kalan bazı olaylarına veya anılarına özlem duyduğu olmuştur.
Hatta bazen o günlerin geri gelmeyeceğini, bir daha yaşamanın mümkün olmadığını bildiğimiz halde tatlı bir tebessüm ile anılarımızı canlandırmaya çalışırız. Özellikle yaş ilerledikçe insan sanki geçmişi, çocukluğunu ve güzel anıları daha çok özlüyor. Belki de zamanı durdurmak isteğinden olmalı, artık anılarda kalmış olaylar ve kişiler sanki dün gibi canlı kalıyor hafızalarda…
Teknolojinin çok gelişmediği, internetin, televizyonun, sosyal medyanın olmadığı yıllardı. Hani bazılarının “eski Türkiye” diye adlandırdığı ve o yılları yaşayanların özlemle andığı dönemlerdi. “Eski Türkiye” derken herkesin kendine göre farklı bir bakış açısı ve değerlendirmesi olabilir. Bu konuda nerede durduğunuza ve o yıllara nereden, nasıl baktığınıza bağlı. Kimine göre yokluk ve yoksulluk, kimine göre huzur, samimiyet ve özlem dolu yıllar.
Neyse, işte o yıllarda şimdiki gibi çocukların neredeyse doğar doğmaz ellerine verilen cep telefonları, tabletler, bilgisayarlar ve çeşit çeşit teknolojik oyuncaklar yoktu. Telden ya da makaralardan kendi kendimize yaptığımız basit arabalar, bilye ve 3-5 tahta parçasından oluşan düz tahta direksiyonlu scooterlar, küçük bir tahta parçasına çivi çakarak yaptığımız futbol sahaları, tahtadan tabancalar, kızların bez bebekleri, mahalle bakkalından alınan renkli plastik toplar bizler için çok değerliydi.
“Eski Türkiye”nin mahalle kültürü ve komşuluk ilişkileri ile yoğrulan biz çocuklar sokaklarda çeşit çeşit oyunlarla büyürdük. Şimdiki çocukların adını bile bilmediği oyunları mahalle aralarında yaşıtımız kızlı erkekli bir sürü çocuk kavga gürültü oynamaya çalışırdık. Bazen gürültümüzden ve bağrışmalarımızdan rahatsız olan kızgın ve aksi bir komşu bizi evinin önünden kovar, topumuzu kesmekle tehdit ederdi.
Bazen kavga eder birbirimize küser ama hemen barışır birbirimizden hiç ayrılmazdık. Dizlerimizde ve dirseklerimizde kabuk bağlamış yaralar hiç eksik olmazdı. Yamalı çorap ve pantolonlarımızdan hiç utanmazdık. Akşam ezanlarına kadar sokaklarda oynar özellikle yaz akşamları eve girmeyi hiç istemezdik. Komşu bahçelerinden erik çalar, tanımadığımız insanların zillerini çalar kaçardık. Mahalle maçları şimdilerin en önemli finallerinden daha heyecanlı geçer, yenersek dünyalar bizim olurdu.
Bizler internet teknolojisinin, dijital dünyanın, sahte sanal ortamların olmadığı bir dönemin saf ve masum, biraz da haylaz çocuklarıydık. Okula giderken ne servise binerdik ne de okul kapısına bırakıp alan anne babalarımız olurdu. Yağmur veya kar da yağsa, fırtına da kopsa okula birlikte gider, birlikte dönerdik. Evde her dediği yapılan şımarık çocuklar değildik. Ne alınırsa giyer, ne verilirse yerdik. Birbirimizin küçülenlerini giyer, büyüklerimizin eski ders kitaplarını kullanırdık. Okulda öğretmenlerimizin vurduğu yerde gül biter dedikleri için dayak yesek bile eve gelip bunu söyleyemezdik. Komşularımız bizleri bakkala, manava gönderip bir şeyler almamızı istediğinde mırın kırın etmeden koşa koşa gider gelirdik.
Büyüklere ve öğretmenlere saygı ve onların sözlerini dinlemek o zamanlar çok olağandı. Her ne kadar yaramazlıklar ve birbirimize zarar veren davranışlarda bulunsak da, cennetten çıkma dayağın korkusuyla yerimizden kıpırdamazdık. Ne hiperaktivitemiz vardı ne de dikkat dağınıklığımız. Öyle olur olmaz konularda da psikolojimiz hemen bozulmazdı. Bazen okulda bazen evde mis gibi dayağımızı yer, pamuk gibi yumuşacık olurduk.
Misafirliğe gitmeden annelerimiz neleri yapıp neleri yapmayacağımız konusunda bizi sıkı sıkı tembihler, eğer bazen bunları unutursak gözleriyle adeta döverdi. Ya da yakınındaysak çaktırmadan atılan çimdiklerle hemen kendimize gelirdik. Ne yapay zekâdan haberimiz vardı ne de akıllı evlerden. Ama anne terliğini de, babanın o çok şey ifade eden sert bakışını da çok iyi bilirdik. Okula giderken yolda öğretmen gördük mü kenara çekilir, öğretmen geçerken başımızı hafifçe eğerek selamlardık.
Okumak istemeyenler ya da başarısız olanlar okuldan alınır, meslek sahibi olsunlar diye tanıdık bir esnafın yanına çırak olarak verilirdi. Kimi berber yanına, kimi oto tamircisine, kimi bir marangozhaneye ya da kuaföre yollanır, onun meslek hayatı erken başlardı. Okumayan kızlar ise bir yandan evde annelerine yardım ederken, diğer yandan çeyizlerini hazırlar ve hayırlı bir kısmet beklerdi.
İlkokuldayken yaz tatillerinde yaşadığım günler benim için her zaman unutulmazlar arasında yer alır. O yıllarda biz İzmir’de yaşar ve her sene okullar kapanır kapanmaz Çanakkale’nin bir köyünde yaşayan dedemlerin köyüne giderdik. Annemler 3-5 gün sonra geri döner, ben ise bütün yaz tatilini köyde geçirir,........
