Boş teneke çok tıngırdar
Bir adam tanımıştım. Nöroloji uzmanı olma sürecinde bir doktordu ama hiç nöroloji okumazdı. O zamanlar Türkçe nöroloji kitabı ve dergisi pek olmadığı, o da İngilizce bilmediği için zaten okusa da bir şey anlamazdı. Ne biliyorsa kulaktan dolmaydı.
Nöroloji eğitimi en çok da asistan ve uzman hekimlerin hasta başında yaptıkları tartışmalarla gelişir. Her hekim kendi bilgisi ve deneyimi kapsamında hastanın durumunu yorumlar, fikirler havada uçuşurken hastaya doğru tanı koymaya doğru topluca yol alınır. Ortak akıl ya da beyin fırtınası gibi bir şeydir eğitim hastanelerindeki “genel vizit” denilen şey. O ise genel vizitte pek konuşmazdı. Dile getirecek bilgisinin olmadığını bildiğinden. Fikrini soran olduğunda da soranla aynı kanıda olduğunu söyleyerek geçiştirirdi.
Hasta ve hasta yakınlarıyla konuşurken ise bülbüle dönerdi. Diğer hekimlerin çalışmaktan ve okumaktan hastanede yatan hastalar ve yakınlarıyla konuşmaya pek vakitleri kalmazken onun zamanı boldu. Karşısına geçen herkesle uzun uzadıya konuşur, genel vizitte duyduklarını allayıp pullayıp anlatırdı. Anlatılan kişi onun anlattıklarının çoğunu anlamazdı ama olsun, muhatap alınmak hoşlarına giderdi. Bütün konuşmaları standart bir sonla biterdi. “Biz elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Bundan sonrası Allah’ın bileceği iş. O ne derse o olur” İşte bu kısmı gayet iyi anlar, güvenli ellerde olduklarını düşünürlerdi. Başka biçimlerde de dışa vurduğu üzere dini bütün bir adamdı. O zamanlar tarikatlar gizliydi ama tarikat üniforması sayılabilecek giysilerle onun ziyaretine rahatça gelenler olurdu.
Lafazanlığıyla sağlık bakanı değilse de basın sözcüsü olacak adamdı. Ola ola kıytırık bir mahallede muayene hekimi oldu. Ancak başarısız oldu sanmayın. Çoğunluğunu eğitimsiz ve de nörotik (hastalık hastası) kadınların oluşturduğu kapısındaki kuyruk sayesinde paraya para demeyen bir başarı öyküsü oldu.
Bir kadın tanımıştım. Eğitim veren bir nöroloji kliniğinde uzmandı. Tembellik kraliçesiydi. Ne doğru dürüst okur ne de doğru dürüst çalışırdı. Ancak Allah vergisi bir konuşma yeteneği vardı. Öyle bir yeteneği ne daha önce görmüştüm ne de daha sonra bir başka örneğine rastladım. Sizin fikrinizi alır, allar pullar kendi fikriymiş gibi satardı. Ne var bunda pek çok kişi öyle yapmıyor mu zaten demeyin. Onun yaptığı gibisini kimse yapamaz.
O sizin fikrinizi size, karşıt fikir olarak sunardı. Diyelim siz “Bu hastada şu nedenle şöyle bir durum var” dediniz. O hemen itiraz ederek o durumun aslında hiç de öyle bir şey olmadığını, sizin sözlerinizi farklı biçimde dile getirerek söylerdi. Bu söylem karşısında dumura uğrar “Eee ben de öyle dedim zaten” diyemezdiniz. Zaten deseniz de fark etmez, o gene itiraz ederek aynı şeyi aynı üslupla yineleyerek sizi nasıl da alt ettiğini dosta düşmana başarıyla sunardı.
İyi anlatamadıysam yineleyeyim. Konuyu pek de iyi bilmezdi. Sizin iyi bildiğinizi bildiğinde de lafı sizden kapar, allayıp pullayıp karşı görüş gibi sunardı. Bunu da iş olsun diye değil üçüncü kişilerin hakemliği için yapardı. Hakem koltuğuna oturtulmuş olan hasta ya da hasta yakınları tıbbi jargonu anlayamadıkları için onun kendinden emin beden dili ve konuşma üslubu sayesinde sizin ağzınızın payını verdiğini düşünürlerdi. Siz aslını anlatmaya çalıştıkça o daha çok konuşur, bu körler döğüşünden yılıp pes ettiğinizde de son sözü o söylemiş olurdu. Eğitim vermekle hiç ilgisi yoktu ama en büyük hoca olmayı böyle becerirdi.
Laik bir kadındı. Şık giyinir, şık davranışlar sergilerdi. Evlendi, evindeki ve işindeki başarıları yüzünden tapılan bir eş oldu. Doğurdu “bunu bile becerdi” oldu. Aile hayatına bile PR uygulama başarısını sanırım ben ilk onda gördüm.
Eğitim hastanesinde çalıştığı halde, eğitim almak/vermek ve hasta bakmak yerine aylarca hastane odasının kapısını kilitleyip ders çalışarak en sonunda doçent de oldu. Ancak bu ünvanın gerektirdiği bilimsel araştırmacılığı ve hocalığı yapmak yerine şehrin en güzel mahallesinde kapısında doçentliğini belirten kocaman tabela olan bir muayenehanenin hekimi oldu. Hiçbir zaman iyi bir hekim olmadıysa da hep çok kazanan bir hekim oldu…
Bu gibi yakın tanığı olduğum örnekler bana başarı denilen şeyin ne olduğunu düşündürüyor. Örnekleri hekimler üzerinden verdiğim için doktor şovenizminin kurbanı olmak istemem. Benim çevrem doktorlarla örülü olduğu için onları örnekledim diye kaytarayım.
O yüzden sizden ricam sadece tanıdığınız doktorları düşünmeyin, tanıdığınız başarılı avukatları da düşünün. Tanıdığınız mühendisleri muhasebecileri de düşünün. Ekranları dolduran gazetecileri düşünün. Öğretmenlerinizi düşünün. Başka meslekleri de gözden geçirin. Böyle meslek meslek tarama yaparken siz de bir yığın benzer örnek hatırladınız değil mi? Eminim hatırladınız çünkü konuşurken mangalda kül bırakmayan içi boş fıçıların hayat başarılarına (!) siz de tanık olmuşsunuzdur. Az buz değiller çünkü…
Benim örnek verdiklerimin geçmişten, epeyce geçmişten olduğuna da dikkatinizi çekerim. Bugünlerin kalite yozluğunda kavrulurken geçmişi özlemle ananları gördükçe aklıma bu gibiler doluşuyor. O yüzden, geçmişe bakıp “Ne masum günlerdi onlar” diyerek eskilerin eksiğini gediğini hepten unutanları gördükçe benim aklım tutuluyor. Ben geçmişi düşündükçe, sadece ötekilerden değil bizlerden de yani hem o yandan hem de bu yandan boş fıçılar resmi geçidi oluşuyor kafamda.
“Yok yahuuu, eskiden bu kadar da değildi” dediğinizi duyar gibiyim. Nostaljinin en tehlikeli yanı zaten budur. Çünkü beyin, pek çok kusurunun yanı sıra geçmişi değerlendirmek konusunda da çok kusurlu bir makinedir. Beyin, ağır travmalar hariç, geçmişin olumsuz hatıralarını azaltarak olumlularını ise abartarak hatırlar. Beynin bu çalışma prensibi yüzünden de geçmişin tatlı anıları sanki geçmişin bütünüymüş gibi konuşulur olur. Oysa verdiğim örneklerle ben bugünküleri dünkülerin doğurduğunu söylemek istedim. Armut dibine düşermiş de…
Sahi “Boş fıçı çok tangırdar” mı yoksa “Boş teneke çok tıngırdar” mıydı?
Amaan boşver, ha tıngır ha tangır, etrafımızda bir dolu tangur tungur…
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
