Hayaller ve kaçınılmaz gerçekler
ABD ve İran müzakerelerinin Pakistan’ın başkenti İslamabad’da yapılacağının açıklanmasının hemen ardından, diplomasi koridorlarında ihtiyatlı bir iyimserlik rüzgarı esmişti.
O günlerde, her iki başkentin de zafer ilan etmekte aceleci davrandığı bu ortamda asıl kazananın “sağduyu” olduğunu vurgulamış; Çin’in dengeleyici gücü, iknası ve Pakistan’ın arabuluculuğuyla kurulan bu masanın aslında kalıcı bir barıştan ziyade, yorgun boksörlerin mola verdiği “zorunlu bir ara” olduğunu belirtmiştim.
Beklenen oldu. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in, İslamabad dönüşü sarf ettiği “Bir anlaşmaya varamadan ABD’ye dönüyoruz” sözleri, bu konuyu yakından takip eden hiç kimse için sürpriz olmadı. Gerçek şu ki; masaya oturulurken zaten kimse büyük hayallere kapılmamıştı. Washington ve Tahran ilişkilerini “resetleyecek”, tarafları fabrika ayarlarına döndürecek sihirli bir formülün kısa vadede bulunması eşyanın tabiatına aykırıydı. Zira krizin patlak vermesine neden olan yapısal sorunların hiçbiri çözülmemiş, bilakis üzerine yeni ve çok daha karmaşık düğümler atılmıştı.
Sahada ve masada ne oldu?
İslamabad müzakereleri öncesi tablo aslında sonucun habercisiydi: Yüksek gerilim, sert söylemler, sıfır güven, sayısız ön şart ve sadece aralıklı duran minicik bir diplomasi penceresi…
Masadaki en büyük açmaz, tarafların önceliklerindeki devasa uçurumdu. ABD, savaş öncesi gündemde dahi olmayan Hürmüz Boğazı güvenliğini bir numaralı mesele haline getirirken; uluslararası müzakere sanatında ustalaşmış olan İran, İsrail’in Lübnan saldırılarını masanın tam ortasına koydu. Asıl tehlikeyi barındıran nükleer program, uranyum zenginleştirme........
