menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ege ve Doğu Akdeniz’de “sınırları değil gelirleri paylaşalım…”

26 10
20.02.2026

Türkiye’nin dış politikasında, özellikle de deniz yetki alanları meselesinde yıllardır süregelen bir kısır döngü var.

Biz haritalar çiziyoruz, karşı taraf haritalar çiziyor; donanmalar Ege ve Akdeniz’de volta atıyor ama günün sonunda ne o gaz çıkıyor ne de o petrol. Neden? Çünkü enerji jeopolitiğinin altın kuralını unutuyoruz: Sermaye ürkektir. Hiçbir uluslararası enerji devi hukuki statüsü tartışmalı, savaş riski taşıyan bir denize milyar dolarlık platformunu getirip koymaz.

Yıllardır “hakkımız, hukukumuz, taviz vermeyiz” hamasetiyle kilitlediğimiz kapıyı açacak anahtar aslında 1974’ten beri cebimizde duruyor: Ortak Şirket (Joint Venture).

Ecevit’in 1974 vizyonu ve kaçan fırsatlar

Bugün sözde “yerli ve milli” söylemlerle Ege’de gerilimi tırmandıranların aksine, 1974 yılında, yani Kıbrıs Barış Harekatı’nın en sıcak günlerinde bile Türkiye’nin başında rasyonel bir akıl vardı: Bülent Ecevit.

Yunanistan’ın Taşoz (Thasos) açıklarında petrol bulup iştahının kabardığı o dönemde Ecevit, Ege’de bir sınır kavgasına tutuşmak yerine, çok daha pragmatik bir öneri getirdi. Dedi ki:

“Sınırları çizmekle uğraşmayalım, bu zor. Gelin, tartışmalı bölgelerdeki kaynağı ‘Ortaklaşa İşletelim’.”

Bu, o dönem için devrimci bir fikirdi. Norveç ve İngiltere’nin Kuzey Denizi’nde yaptığını Ege’ye uyarlamak istiyordu. Ancak Yunanistan’ın “Ege benimdir, egemenlik paylaşılmaz” şımarıklığı ve dönemin konjonktürü bu vizyonu öldürdü. Ardından gelen 1976 Bern Mutabakatı ile sorun “buzdolabına” kaldırıldı. Bern Mutabakatı, Ege Denizi’nin altındaki zenginliklerin “paylaşılamadığı için kimse tarafından kullanılamaması” durumudur. Bugün Ege’de hâlâ petrol/gaz çıkarılamıyorsa, bunun hukuki temeli büyük ölçüde 1976’daki bu “birbirini kilitleme” anlaşmasına dayanır.

Özal’ın “kazan-kazan” yaklaşımı

Tarih tekerrürden ibaretse, hatalar da öyle. 1980’lerin sonunda Turgut Özal, Davos sürecinde Andreas Papandreu’ya benzer bir mantıkla yaklaştı. Özal’ın kafasındaki model, siyasi sorunları çözmeden, ekonomiyi ve ticareti öne çıkararak bir “Joint Venture” (Ortak Girişim) kurmaktı.

Mantık basitti: Eğer iki taraf da bu şirketten para kazanırsa, kimse savaş çıkarmayı göze alamazdı. Ancak yine olmadı. Yunanistan’ın maksimalist tezleri ve Türkiye’deki statükocu direnç, bu ekonomik barış projesini de rafa kaldırdı.

Doğu Akdeniz: Ege’nin kötü bir kopyası mı?

Bugün aynı filmi Doğu Akdeniz’de izliyoruz. Türkiye, NAVTEX ilanları ve sismik gemilerle “buradayım” diyor ama sonuç? Yalnızız. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs bir blok oldu, ABD’yi de dahil ettiler, gazı, petrolü çıkarma derdindeler. Biz ise “hakkımızı yedirmeyiz” diyerek sözde sahada var mıyız yok muyuz belli değil ama masada kesinlikle olmadığımız bir süreç içerisindeyiz.

Oysa çözüm, Ege için 50 yıl önce önerilen modelin Doğu Akdeniz’e uyarlanmasından geçiyor. Ortak Geliştirme Bölgeleri (Joint Development Zones – JDZ) kurmaktan, yani “Burası senin mi benim mi?” kavgasını bir kenara bırakıp “Buradan çıkacak 100 liranın 50’si senin, 50’si benim” demeden o gaz oradan çıkmaz.

Neden “ortak şirket” tek çare?

Bakın, enerji şirketleri ve finans kuruluşları için en büyük risk “belirsizliktir”. Ege ve Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı sınırlarının hukuken belirlenmesi (delimitation) on yıllar sürecek bir süreç. Belki de asla çözülemeyecek.

Hukuku askıya almak: Egemenlik iddialarından vazgeçmeden, tartışmalı alanları bir “Ortak Şirket”e devretmek tek çıkış yoludur.

Üçüncü taraf garantisi: Bu şirketin ortağı sadece TPAO ve Yunan şirketi olmamalı; bir başka uluslararası enerji şirketi de, “hakem” de işin içinde olmalı ki sistem yürüsün.

Ekonomik barış: Para akışı başladığında, Ege’deki “it dalaşı” da, Doğu Akdeniz’deki gerilim de maliyetli hale gelir. Barış, ancak ekonomik karşılığı varsa sürdürülebilirdir.

Asıl çıkış yolu: “Büyük resim” ve Gümrük Birliği gerçeği

Aslında bir çıkış yolu daha var; belki de en radikal ama en gerçekçi olanı. İki ülkenin tüm deniz alanlarını, hatta Kıbrıs’ı da dahil ederek, bu sahaların tümünü devasa bir “Ortak Geliştirme Şirketi”ne devretmek.

İşin garibi ne biliyor musunuz? Aslında bu üç ülkenin (Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs) karasuları da, deniz alanları da bir anlamda Avrupa Birliği’nin gümrük rejimine tabi. Türkiye, Gümrük Birliği üyesi olarak zaten ekonomik sınırlarını AB ile bütünleştirmiş durumda. Malların serbest dolaştığı, ekonomilerin iç içe geçtiği bir coğrafyada, denizin altındaki kaynağı “senin-benim” diye ayırmaya çalışmak, 20. yüzyılın köhne milliyetçiliğinden başka bir şey değil.

Eğer biz bu alanları, AB şemsiyesi altında veya uluslararası bir konsorsiyumla (içinde TPAO, Yunan ve Rum şirketlerinin olduğu) işletmeye açarsak;

Sınır sorunu anlamsızlaşır: Kimin kıta sahanlığı nerede bitiyor tartışması, yerini “kim ne kadar hisse alacak” pazarlığına bırakır.

Kıbrıs sorunu çözülür: Enerji geliri, Ada’daki iki toplumun barışması için en büyük teşvik olur.

Ekonomik entegrasyon: Türkiye’nin AB üyeliği süreci, bu enerji ortaklığı üzerinden fiilen hızlanır.

Hamaset değil diplomasi

Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya “Mavi Vatan” haritalarını sallayarak iç kamuoyuna oynayıp, dışarıda yalnızlaşmaya ve fakirleşmeye devam edeceğiz; ya da 1974’te Ecevit’in, 1988’de Özal’ın vizyonunu hatırlayıp, “Paylaşarak Büyüme” stratejisine geçeceğiz.

Ege’de ve Akdeniz’de hidrokarbon varsa, bu ancak Türk ve Yunan bayraklarının yan yana dalgalandığı, gelirin hakça paylaşıldığı platformlarla yeryüzüne çıkar. Gerisi, maalesef sadece tribünlere oynanan pahalı bir oyundur.

Unutmayalım; en pahalı gaz, çıkarılamayan gazdır. Ve en büyük sınır, zihinlerimizdeki sınırdır.

Mustafa Kemal ve Venizelos hayatta olsaydı Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar ortaya çıkar mıydı bilinmez ancak, 1942 yılında “Müşterek Ordu, Müşterek Hudutlar, Müşterek Vatan” başlığını atabilenlerin zihinlerinde sınır olmadığını da hatırlayalım…

Manşet görseli: serbestiyet.com

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü