Ege ve Doğu Akdeniz’de “sınırları değil gelirleri paylaşalım…”
Türkiye’nin dış politikasında, özellikle de deniz yetki alanları meselesinde yıllardır süregelen bir kısır döngü var.
Biz haritalar çiziyoruz, karşı taraf haritalar çiziyor; donanmalar Ege ve Akdeniz’de volta atıyor ama günün sonunda ne o gaz çıkıyor ne de o petrol. Neden? Çünkü enerji jeopolitiğinin altın kuralını unutuyoruz: Sermaye ürkektir. Hiçbir uluslararası enerji devi hukuki statüsü tartışmalı, savaş riski taşıyan bir denize milyar dolarlık platformunu getirip koymaz.
Yıllardır “hakkımız, hukukumuz, taviz vermeyiz” hamasetiyle kilitlediğimiz kapıyı açacak anahtar aslında 1974’ten beri cebimizde duruyor: Ortak Şirket (Joint Venture).
Ecevit’in 1974 vizyonu ve kaçan fırsatlar
Bugün sözde “yerli ve milli” söylemlerle Ege’de gerilimi tırmandıranların aksine, 1974 yılında, yani Kıbrıs Barış Harekatı’nın en sıcak günlerinde bile Türkiye’nin başında rasyonel bir akıl vardı: Bülent Ecevit.
Yunanistan’ın Taşoz (Thasos) açıklarında petrol bulup iştahının kabardığı o dönemde Ecevit, Ege’de bir sınır kavgasına tutuşmak yerine, çok daha pragmatik bir öneri getirdi. Dedi ki:
“Sınırları çizmekle uğraşmayalım, bu zor. Gelin, tartışmalı bölgelerdeki kaynağı ‘Ortaklaşa İşletelim’.”
Bu, o dönem için devrimci bir fikirdi. Norveç ve İngiltere’nin Kuzey Denizi’nde yaptığını Ege’ye uyarlamak istiyordu. Ancak Yunanistan’ın “Ege benimdir, egemenlik paylaşılmaz” şımarıklığı ve dönemin konjonktürü bu vizyonu öldürdü. Ardından gelen 1976 Bern Mutabakatı ile sorun “buzdolabına” kaldırıldı. Bern Mutabakatı, Ege Denizi’nin altındaki zenginliklerin “paylaşılamadığı için kimse tarafından kullanılamaması” durumudur. Bugün Ege’de hâlâ petrol/gaz çıkarılamıyorsa, bunun hukuki temeli büyük ölçüde 1976’daki bu “birbirini kilitleme” anlaşmasına dayanır.
Özal’ın “kazan-kazan” yaklaşımı
Tarih tekerrürden ibaretse, hatalar da öyle. 1980’lerin sonunda Turgut Özal, Davos sürecinde Andreas Papandreu’ya benzer bir mantıkla yaklaştı. Özal’ın kafasındaki model, siyasi........
