İki büyük dalga depremleri ve yeni cumhuriyetin ayak sesleri
Cumhuriyet tarihi, Osmanlı’nın geç döneminde başlayan ve cumhuriyette de devam eden depremler tarihi olarak okunabilir. İki büyük dalgadan söz etmeliyiz. Birinci büyük deprem dalgası 1878’de başladı ve Türk-Yunan Nüfus değiş tokuşu ile 1924’te sonlandı.
İkinci büyük dalga ise 1921 Koçgiri Katliamı ile başladı ve tahminim 1947’ler gibi sonlandı. İlk cumhuriyet bu iki büyük dalga ve depremlerinin sonucunda “oluştu”.
1984 sonrası yaşanmaya başlayan artçı deprem ise hala sürüyor. Yeni bir cumhuriyetin kurulup kurulamayacağının sancılarını yaşadığımız bu günlerde yeni bir tarih bakışına ihtiyacımız var.
Önce birinci büyük dalga üzerinde biraz durmak gerek. Çünkü bize ikinci dalgayı, cumhuriyet dönemini, anlamamız için çok önemli ip uçları verecektir.
Dönüm noktası belirlemek ve tarih koymak tarihçilerin en büyük problemidir. Benim dalgalar için seçtiğim tarihleri ileriye geriye çekebilirsiniz ama seçtiğim yılların sembolik değerleri var.
1878 Berlin Antlaşması, 23 ve 61’inci maddeleri ile 1924’e kadar süren tüm ilk depremler dönemini belirleyen bir özelliğe sahiptir. Bu maddeler Osmanlı Devleti’nin Rumeli ve Doğu Anadolu vilayetlerinde Hristiyan nüfusun haklarını ve güvenliklerini sağlayacak reformların yapılmasını ve bunu denetleyecek mekanizmaların yaratılmasını öngörüyordu. Oysa, beklenen hukuk eşitlik ve sosyal adalet yerine, 1894-97 Abdülhamid dönemi katliamları, 1913-14 Rum etnik temizliği; 1914-1918 Ermeni-Süryani ve 1921-22 Pontus Rum soykırımları gibi büyük sarsıntılar yaşandı.
Klasik Türk tarih yazımı bu birinci dalga ve depremlerini tek kelime ile yok saydı. Post, Post-Post vb. gibi kavramlarla yapılan cumhuriyet tartışmalarının da aynı yoldan gitmesi şaşırtıcı değil.
Öte yandan, uluslararası soykırım çalışmaları uzun bir dönem bu depremleri birbirinden kopuk izole olaylar olarak tartıştı. Ermeniler, Rumlar ve Süryanilerin sadece kendi yaşadıklarını anlattıkları “ulusal” bir soykırım-tarih yazımı geliştirdiler. Bu özelliği ile soykırım çalışmaları ulusalcı tarih yazımlarının bir uzantısı gibi idi.
Oysa yaşanan olaylar ontolojik bir bütünlüğe sahiptiler. Aynı coğrafyada aynı anda ve iç içe yaşanıyorlardı. Hukuki eşitlik ve sosyal adalet tüm Hristiyanların merkezi problemi idi ve Hristiyan topluluklarına bu haklarını tanımayan ise Osmanlı-Türk yönetici elitleri idi.
Ermeni, Rum ve Süryanilerin kendi dağlarında kendi türkülerini söyledikleri bir tarih yazımının ortaya çıkmasında, 1948 sözleşmesiyle ile belirlenen soykırım tanımı da büyük bir katkı sundu. Çünkü soykırım tek bir olayla ilgili bir ceza hukuku kavramı idi. Bu nedenle uzun bir dönem tüm tartışmalar (a) veya (b) olayının soykırım sayılıp sayılmayacağına kilitlendi.
Bugün ise ulusal tarih yazımlarının ve soykırım kavramının yarattığı engellerin önemli ölçüde aşıldığını söyleyebilirim. Soykırım bir olay değildi ve bir süreçti ve tek bir olayın soykırım sayılıp sayılmayacağı konusunda kılı kırk yaran tartışmaların büyük bir anlamı yoktu. Örneğin, Amerikan ve Avustralya yerlilerinin imhası yüzlerce yıllık bir süreci kapsıyordu ve bu süreç içinde hangi özel olayın 1948 tanımına uyup uymadığını tartışmak tam bir saçmalıktı.
Bugün, bizler de soykırım çalışmalarında artık 1878-1924 dönemini Osmanlı Hristiyanlarına yönelik yaşanmış büyük dalga, bir soykırım süreci olarak anlamaya ve açıklamaya çalışıyoruz.
Sürecin ana özelliği şuydu: Hristiyanlar, hukuki eşitlik ve sosyal adalet istiyorlardı. Bunu sağlamak istemeyen Osmanlı-Türk yöneticileri, Hristiyan vatandaşlarını doğal ve tarihsel yaşam alanlarının dışına sürmeyi ve o süreçte olabildiğince imha etmeyi tercih etmişlerdi. Zorunlu sürgünler, etnik temizlik, küçük-büyük çaplı ve/veya soykırımsal katliamların hepsi gözlenmişti bu süreçte.
1924 Türk-Yunan Nüfus değiş tokuşu bu birinci büyük dalganın sonu gibidir. Ve bu ilk büyük dalgayla, Anadolu’da yaşayan yüzde 20-25 civarındaki Hristiyan nüfus ya imha edildi ya da zorla bu toprakların dışına sürüldü.
Cumhuriyet ve Hristiyansızlaştırma politikaları
Osmanlı’dan cumhuriyete geçiş esas olarak bir sürekliliktir. Cumhuriyeti kuranlar, İttihat ve Terakki Partisi kadrolarıydı. Anadolu’nun birçok yerinde İttihat ve Terakki Partisi levhaları indirilmiş ve yerine Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti levhaları asılmıştı. Bu levhalar sonra CHP olacaktır.
İttihatçıların yeni CHP’si, Mustafa Kemal önderliğinde İttihatçıların ülkeyi Hristiyansızlaştırma politikalarına kaldıkları yerden devam ettiler. Buna bir de ülkenin Yahudileri eklendi.
Tüm sürgün ve imhalara rağmen, sağ kurtulup geri dönenlerle Gayrimüslimler, 1920 civarında hala toplam nüfusun yüzde 15’ine yakınını oluşturuyordu. Bu nedenle cumhuriyet, dışarıda kalanları içeri almamak ve içeridekileri korkutarak, sindirerek kaçırmak politikası izledi. Lozan Antlaşması’nın 30-36’ncı maddeleri Osmanlı Hristiyan vatandaşlarının, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlıklarını garanti altına almış ve geri dönüş hakları kormuş bile olsa onlar ülkeye sokulmadılar. 1924 Seyrüsefer talimatnamesi ile Lozan açıkça çiğnendi ve bu insanların geri dönüşleri hukuken yasaklandı.
İçeride kalanları kaçırmak, Hristiyan ve Yahudilerden temizlenmiş bir ülke yaratmak için sistematik baskı politikaları uygulandı. Bu........
