Medeniyetin Omurgası Adalet
Bir medeniyetin büyüklüğü insanlara ne kadar imkân sunduğuyla mı; yoksa o imkanların kimlere, nasıl ve hangi ölçüyle dağıtıldığıyla mı anlaşılır?
Bir toplumun gerçek seviyesi, güçlünün ne kadar güçlendiğinden ziyade, güçsüzün hakkının ne kadar korunabildiği ile ölçülebilir. Bu sebeple adalet, medeniyetin tamamlayıcı unsurlarından biri değil, omurgasıdır.
Omurga, bedeni ayakta tutar. Fakat yalnızca ayakta durmasını sağlamaz; hareketin, dengenin ve bütünlüğün de imkânını oluşturur. Adalet de toplum için böyledir. Hukuktan eğitime, aileden yönetime, ekonomiden çalışma hayatına kadar farklı alanların birbirinden kopmadan varlığını sürdürebilmesi, ortak bir ölçünün bulunmasına bağlıdır. Bu ölçü kaybolduğunda toplumda yalnızca bazı haksızlıklar ortaya çıkmaz; zamanla ölçü duygusu da zedelenir.
Adaletin olmadığı yerde güven uzun süre ayakta kalamaz. Çünkü insan, hakkının korunmadığını düşündüğü bir düzende yalnızca bugünkü kaybını yaşamaz; yarına dair beklentisini de kaybetmeye başlar.
Adalet denildiğinde çoğu zaman mahkemeler, kanunlar ve cezalar akla gelir. Oysa adaletin alanı hukuktan çok daha geniştir. Adalet, önce bir ölçü meselesidir. Adalet, herkesin aynı şeyi alması değil; herkesin hakkı olanı, hak ettiğini almasıdır.
Bir öğretmenin öğrencilerine yaklaşımında, bir yöneticinin çalışanları arasında yaptığı görev dağılımında, bir ebeveynin evlatları arasındaki tutumunda, bir insanın kendisine emanet edilen bir görevi yerine getirişindeki ölçü adaleti gösterir.
İnsanın kendisine karşı da bir adalet sorumluluğu bulunur. Kendi nefsine ölçüsüz davranmak, başkasının hakkını gözetmemek kadar insanı dengesizleştirebilir. Çünkü adalet, hayatın herhangi bir köşesine yerleştirilebilecek tek başına bir davranış değil; hayatın bütününe yön veren bir bakış biçimidir. Bu nedenle adalet yalnızca “haksızlık yapmamak” şeklinde anlaşılmamalıdır.
Bazen adaletsizlik açık bir haksızlık olarak karşımıza çıkar. Bazen de hakkı gözetmesi gereken kişinin kayıtsızlığı şeklinde görünür. Bir insanın hakkını almak kadar, hakkını teslim etmesi gereken yerde susmak da adalet duygusunu zedeler. Adaletin inceliği biraz da buradadır: Haksızlığı yalnızca yapan değil, mümkün olduğu halde önlemeyen tutumlar da toplumun adalet duygusunu aşındırabilir.
Adalet üzerine konuşurken sıkça eşitlik kavramına başvurulur. Oysa eşitlik ile adalet her durumda aynı anlama gelmez. Herkese aynı şeyi vermek, her zaman hakkaniyetli bir sonuç doğurmayabilir. Çünkü insanların ihtiyaçları, sorumlulukları, imkanları ve içinde bulundukları şartlar birbirinden farklıdır. Adalet, herkesi aynılaştırmak değil; farklılıklar karşısında hakkı gözetebilmektir.
Bir okulda bütün öğrenciler için aynı imkanları sunmak önemli olabilir. Fakat öğrenme güçlüğü yaşayan bir öğrencinin ihtiyacını görmezden gelerek herkese aynı uygulamayı yapmak, biçimsel bir eşitlik sağlayabilir; fakat adaletin gereğini karşılayamaz. Burada adalet, farklılığı ayrıcalığa dönüştürmeden ihtiyacı fark edebilmeyi gerektirir.
Bu yüzden adaletin içinde hem ölçü hem hakkaniyet hem de basiret vardır.
Adalet, Gücün Sınırını........
