Muhtaç Olduğumuz Ruh, Çanakkale’yi Geçilmez Kılan Ruhtur!
Çanakkale Zaferi’nin 111. sene-i devriyesinde Çanakkale şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle anıyorum. Ruhları şad, mekânları cennet olsun!
Çanakkale Muharebeleri: 1. Dünya Savaşı içinde yer alan, 3 Kasım 1914 – 9 Ocak 1916 tarihleri arasında Gelibolu Yarımadası’nda Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında vuku bulan insanlık tarihinin en kanlı kara ve deniz savaşlarıdır.
Bilindiği üzere; Çanakkale Savaşı’ndan önce 8 Ekim 1912 – 30 Mayıs 1913 tarihleri arasında Bulgar, Sırp, Yunan ve Karadağ Krallıklarından oluşan Balkan birlikleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında geçen I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu bozguna uğramış; topraklarının çoğunu, yüz binlerce askerini, top ve cephane stoklarını kaybetmiştir. Öteden beri İstanbul Boğazı’na hâkim olma, Anadolu’nun içlerine uzanma hayaliyle yaşayan; kimi Hindu, kimi yamyam olan Haçlı sürülerinin bu bozgunu fırsat bilerek Osmanlı’nın tepesine çökmesiyle Çanakkale Savaşları başlatılmıştır.
Çanakkale Savaşları; İtilaf Devletleri açısından, Osmanlı’nın boğazını kesip imparatorluk davasına son verme savaşının adı; Osmanlı İmparatorluğu açısından ise İtilaf Devletleri’ne karşı uğrunda 250 bin vatan evladı şehit verilerek Batı’nın azgın teknolojisine karşı kazmayla kürekle var ya da yok olma tercihinin yapıldığı imanlı yüreklerin yazdığı destanın adıdır. Çanakkale, yok olmaya yüz tutmuş bir milletin küllerinden yeniden dirilişinin destanıdır.
I. Balkan Harbi’ni kaybeden Osmanlı, daha zayıf olduğu hâlde; düşman saflarındaki asker sayısı, silah ve mühimmat üstünlüğü dikkate alındığında kazanılması imkân dâhilinde olmayan bir savaşı nasıl kazanmıştır? Çanakkale’de aşı, ekmeği, topu, tankı, tüfeği olmayan bir milletin kendisinden asker, silah ve mühimmat üstünlüğü olan Haçlı sürülerini bozguna uğratan ruh nasıl bir ruhtur?
Metrekareye 680.000 merminin düştüğü, 57. Alay’ın tamamının şehit olduğu Çanakkale Savaşı’nı kazandıran “ruh”; yürekleri yaralı anaların, elleri kınalı gelinlerin dualarını arkalarında hisseden; Kur’an okuyarak, şehadet getirerek; geri dönmeyi değil, şehit olmayı tercih eden; vatan sevgisini, şehadet aşkını, birlik-beraberlik ve kardeşlik duygusunu yüreklerinde taşıyan kahraman Mehmetçiğimizin direniş ve diriliş ruhudur.
Bu ruh sadece Çanakkale’de düşmanı hezimete uğratan ruh değil, aynı zamanda Anadolu insanına umut ve azim aşılayan; Kurtuluş Savaşı’nı da kazandıran asil ruhtur. Bu ruh; sen, ben, o olma ruhu değil; biz olma, birlik olma, ümmet olma ruhudur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemlerine tanıklık eden; gerek I. Dünya Savaşı, gerekse Kurtuluş Savaşı esnasında yaptığı ateşli vaazlar, yazdığı duygu yüklü şiirleri ve makaleleri ile milletimizin birlik ve beraberliğini diri tutan İstiklâl Marşı şairimiz M. Akif Ersoy, Çanakkale ruhunu bütünüyle coşkuyla yaşayan bir şairimizdir.
Mehmet Akif Ersoy, 1915 yılı başlarında Çanakkale Savaşı’nın bütün şiddetiyle devam ettiği sırada Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Eşref (Sencer) Kuşçubaşı’nın başkanlığındaki bir heyet ile İngilizlerin Hicaz’da Osmanlı aleyhine başlattıkları isyan hazırlıklarını boşa çıkarmak amacıyla Necid çöllerine gitmiştir.
Bu uzun yolculuk süresince Akif’in bedeni Necid çöllerinde, ruhu ise Çanakkale’de dolaşmıştır. Eşref Kuşçubaşı hatıralarında anlatır: “Savaşın zaferle neticelendiği, 18 Mart’a yakın günlerin bir gecesindeydi: Anadolu-Bağdat demiryolunun Hicaz’a ayrılmış son istasyonu olan El-Muazzam’da Akif ile sohbet ediyorduk. Akif bana: ‘Biliyor musun Eşref! Dün gece sabaha kadar Rabbime; Çanakkale zaferini görmeden canımı alma, zaferi göreyim beni öyle huzuruna davet et, Allah’ım! diye yalvardım… Adalet-i İlahi var! Hak var! Kahramanlığın bedeli var! Allah İstanbul’un yolunu bu sömürgeci güruha açmayacaktır! Eşref! Benim kahraman Mehmetçiklerim bu insaniyet ve İslamiyet düşmanlarına şehamet dersi verecektir.’ dedi.”
Eşref Bey anlatmaya devam ediyor: “1915 yılının 18 Mart’ını 19’a bağlayan geceydi ki, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa o gece beni aradı. Çanakkale zaferinin müjdesini verdi. Ben de bu haberi ilk defa Akif’le paylaştım. Akif, zafer haberini alır almaz gözyaşları içinde secdeye kapandı. Uzun süre kumların üzerinde secdede hareketsiz bir vaziyette kaldı. Ben korkuya kapıldım, yavaşça Akif’in yanına gittim, baktım ki nefes alıp veriyor. Hiç dokunmadan geri çekildim. Akif sonra kalktı. Ağlamaklı bir şekilde birbirimize sarıldık. O an Akif’in hayatının en mesut ve en bahtiyar anıydı.
O gece ay bedir hâlindeydi. Ayın parlak ışığı ve yıldızlar altında, hiç başka bir ışığa ihtiyaç duymadan istasyon kulübesinin arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Hıçkırıklar ve gözyaşları içinde sabaha kadar o meşhur Çanakkale Destanı’nı, Çanakkale Savaşı’nın cereyan ettiği bölgeden binlerce kilometre uzakta, ay ışığında Medine’de Ravza-i Mutahhara’ya yakın bir noktada El-Muazzam istasyonunun yakınında, çöl ortasında yazdı. Mehmet Akif, Çanakkale şiirini tamamladığında vazifesini ifa etmenin huzuru içinde derin derin yüzüme baktı: ‘Artık ölebilirim! Gözüm artık açık gitmez, Eşref.’ dedi.”
Akif’in Çanakkale şiirinden bir bölüm:
“Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer.Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…Bedr’in Arslanları ancak bu kadar şanlı idi.Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?Gömelim gel seni tarihe desen sığmazsın.Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber!”
Çanakkale Şairi Akif, Çanakkale şiirinde Çanakkale Savaşı’nı Bedir Savaşı’na, Çanakkale kahramanlarını da Bedr’in aslanlarına benzetmiştir. Çünkü Bedir’de Hz. Muhammed (SAV) ve onun ashabı çarpıştı. Çanakkale’de ise ismini ondan alan Mehmetçik. Yine Bedir’de düşmanın galibiyeti mukadder olsaydı, İslam’ın ocağı Medine düşecek, İslam daha doğmadan kaynağında boğulacaktı. Çanakkale’ye saldıran Haçlı orduları muvaffak olsalardı, İstanbul düşecek, Hicaz’ın yolu istilacılara açılacak, Anadolu’dan başlayan istila harekâtı bütün mukaddes toprakları kuşatacaktı. Bunun için Çanakkale’de Allah’ın yardım ve inayeti Mehmetçiğe ulaşmış, Peygamber de onlara ağuşunu açmıştır.
Çanakkale Savaşları normal şartlarda yapılan bir savaş olmadığı gibi, normal şartlarda kazanılan bir zafer de değildir. İngiliz ordu kumandanı Orgeneral Hamilton; “Bizi Türklerin maddi gücü değil, manevi gücü yıkmıştır. Çünkü onların bir atım barutu bile kalmamıştı. Fakat biz onlara gökten inerek yardım eden güçleri müşahede ettik!” ve İngiltere Başbakanı da: “Biz Çanakkale’de Türklerle savaşmadık, Tanrı ile savaştık!” derken bu gerçeği vurgulamıştır.
Zira umutların tükenmeye yüz tuttuğu bir anda Allah’ın yardımı tecelli etmeseydi; Seyit Onbaşı’nın 276 kiloluk top mermisini “Ya Allah” diyerek kaldırıp tek başına namluya sürmesi normal insan gücüyle mümkün olabilir miydi? Manevi bir yardım olmasaydı Cevat Paşa’nın (Çobanlı) 18 Mart 1915 günü 26 mayını kıyıya paralel olarak döşeme emrini vermesinin ardından Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey ve Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey canları pahasına kendilerine verilen görevi yerine getirmeselerdi dünyanın en büyük donanması bozguna uğratılabilir miydi?
Şüphesiz, milletler vatan denilen toprak parçası üzerinde yaşasalar da her toprak parçası vatan değildir. Vatan; uğrunda canlar verilen, din, ırz, namus, şan, şeref, bayrak, hürriyet ve bağımsızlık gibi ulvi değerlerin korunduğu toprak parçasıdır. Onun için vatanı sevmek imandan sayılmış, vatanı için can verenler ölümsüzlük mertebesine ulaşmıştır. “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz bilemezsiniz.” (Bakara, 154) Onun için denilmiştir ki; Çanakkale Zaferi, geri dönmeyi değil, ölmeyi tercih edenlerin zaferidir. O zafer; dünya durdukça hatırlanması ve ders alınması gereken bir ibret vesikasıdır.
Yazımı Çanakkale Destanı’nın hangi şartlarda yazıldığını ortaya koyan bir ibret levhasıyla bitirmek istiyorum. Çanakkale harbine katılan bir neferin hatıra defterine kızı için yazdığı ibret verici mektup şöyledir: “Benim güzel kızım, evvela gözlerinden öperim. Bugün temmuz ayının 14’üdür. Ramazan-ı Şerif’in ikinci günü. Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Efendi, Çanakkale cephesinde harp eden askerin oruç tutmamasına ruhsat vardır diye fetva yayımlamış derler. Lakin benim içim rahat etmedi kızım. Gece nöbette iken siperin önünde iki kök çiriş buldum. Allah’ın hikmeti, nasıl kalmış ise onca harabatın içinde. Onunla sahurumu yaptım. Lakin kimseye bunu söylemedim. Bütün gün yeni siperler kazmakla meşgul olduk. Bir kerecik bile susamadım.
İftara doğru düşman taarruzu artırdı. İçimden iftar açmaya fırsat kalmayacak diye geçti. Sonra komutanın emriyle bütün atışlar birdenbire durdu. Siperlerin birinden bir asker çıktı. Düşmanın taarruzuna aldırmadan Allahu Ekber, Allahu Ekber diye akşam ezanını okumaya başladı. Yanıma döndüğümde elden ele mataralar dolaşıyordu. Bir yudum içen matarayı yanındakine veriyordu. En son bana geldi. Dudaklarım titredi. Ben zannediyordum ki bölükte bir tek ben orucum. Lakin bütün bölük oruçluymuş. İçime bir ateş düştü o an. Bunca asker sahursuz oruç tutarken ben o iki çirişi nasıl yedim? Ben şimdi gardaşlarımın hakkını nasıl öderim? Erzurumlunun, Darendelinin, Yozgatlının iftarını açmadan şehit düşen Yenice’linin hakkını nasıl öderim!”
Evet; Çanakkale ruhu bizi muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkaracak ruhtur. Eğitimden sosyal hayatımıza, insanlık ve kardeşlik ilişkilerimizden yardımlaşma ve dayanışma duygumuza kadar Çanakkale Destanı’nı yazan ruhu içimizde yaşatmadan iç ve dış hainlerle baş etmemiz, gelişen ve değişen çağa ayak uydurmamız mümkün değildir. Unutmayalım! Ümmet olarak Filistin’in de, Doğu Türkistan’ın da, mazlum milletlerin de kurtuluşu Çanakkale ruhuna bağlıdır. Bu coğrafyayı bize vatan kılan Çanakkale şehitlerimizin ruhları şad, mekânları cennet olsun!
