Bohem Çırpınışlardan Biricik Meseleye: Necip Fazıl
Kişi, kendini bulmak içinkendini sürekli yitirmeyi göze alandır.Oruç Aruoba
Necip Fazıl, buhranlı çağın kalbine saplanmış bir serzeniştir; bir isyan, bir çağrı. Bu ses, bohem bir hayatın içinden kopup gelir. Bohemlik, onun dilinde başıbozukluk ve serseriliktir; bir savruluşun, kaçışın, kendinden taşan bir hafakanın adıdır. Ve bu kaçış, varlığın kıyısında durup kendini arayışa evrilmez mi? Bir çırpınışa? Zevk ve eğlence âlemleri yoğurur şâiri; düşmüşlerin mekânında bulur “kendi sesinin yankısını”… Suyun öte yakasında…
Bataklık kamışından yapılmış bir neyde inleyen nağme gibidir sesi, maddeye hapsedilmiş mânânın boğuk ve yakıcı feryadı. Şiir, onda yalnızca bireysel bir bunalımın nefesi değildir. Şiir,sefahatin kırbacıyla irkilmiş bir vicdanın, parçalanmış bir çağın kalbine yönelttiği sert bir itirazdır.
Cumhuriyetin ilân edildiği yıllar… Devletin himmetiyle Sorbonne’a felsefe tahsili için gönderilir. Yirmi yaşındadır. Cebinde birkaç şiir, zihninde büyüklük saplantısı. Dergilerde beliren mısralarla kendi sesinin izini sürdüğü, Darülfünun’da öğrenciyken İkdam’a gidip Yakup Kadri’ye ilk şiirlerini verdiği, Ahmet Haşim’in “Çocuk! Bu sesi nerede buldun sen?” diye hayretle sorduğu, derinlerden yükselen bir vehmin “Herkes cüce, bense dev” dediği zamanlardır.
Sene 1924… İstanbul’dan Marsilya’ya bir gemi kalkar. Galata Rıhtımı geride kalırken, geminin güvertesinde duran, Fransız mektepli, Amerikan Kolejli, Darülfünûn’da hukuk tahsili görmüş bu genç, başındaki fesi denizin derinliğine bırakır; kollarını Avrupa’nın o meçhul vaadine açar. Uzun zamandır içini kemiren merakın sürüklediği o sisli, o esrarengiz iklime doğru…
Allah’ım, beni kendimden kurtar!
Paris’te bir otele iner. Sorbonne’la aynı muhitte, Boulevard Saint-Germain’deki Türkeli Kahvesi meskeni olur. Yüksek tahsilli, köklü bir ailenin – Maraşlı Kısakürekzâdelerin- ihtimam ve imtiyazlarla büyütülen torunu, burada kumar masalarına tutulur. İlmin kapısından yüz çevirip zaafların önünde diz çöker. Çiçeği burnunda Türkiye’nin büyük umutlarla gönderdiği bu talebe, yanı başındaki Sorbonne’un eşiğinden adımını bile atmaz. Avrupa’nın baş döndürücü medeniyetiyle apansız karşılaşan bu “yağız atlı süvari”, Paris’in ıssız kaldırımlarında sabahlar, “başını bir gayeye satmış” gibi. Simsiyah pençesiyle yaklaşır Paris; siyah gözleriyle hükmeder geceye: “Haydi, düş peşime.”
“Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler” (Kaldırımlar, 1927).
Doğu’nun bu toy genci âdeta hipnoz altındadır; gayri ihtiyari, görünmez bir mıknatısın çekimine kapılır:
“Bütün bir mevsim Paris’te gündüz nasıldır, haberim olmadı. Gecenin başlangıcında hafakanlarla yatağımdan fırlayıp kulübe koşuyordum” (Babıâli, s. 29).
Vakti zapt etme vehmiyle gecenin soluğuna kapılır; sokaklara, kulüplere sürüklenir, bütün benliğiyle zevkin çemberinde döner durur:
“Gece, bir siyah el gözümü bağlar” (Ağlayan Çocuklar, 1924).
Yaşamın çıkmazında, “kendi kendini arayışın müthiş helezonları” arasında yalpalayan şâir, haz girdabına kapılır. Bu savruluşta peşine takıldığı kadın, çoğu zaman “çölde kaçan bir serap”tır: varlıkla teması zayıf bir hayâl. Bir teselliden öte, “madeni som ıstırap”a dönüşen bir imgedir. Karanlık dürtülerin esaretinde, arzularına hayâllerinin kanatlarını takar:
“Birden karanlıklar sökülüverdi
Odama bir hayâl dökülüverdi” (Hayâl, 1924).
Hayâl şiirinde “Ey kadın, bu akşam sana da doydum” diyerek bu imgeden duyduğu bıkkınlığı açığa vurur. Bu noktada haz, sığınak olmaktan çıkar; iradenin çözüldüğü, nefsin hükümranlığını kurduğu bir eşiğe dönüşür:
“Artık ben ne günah olsa işlerim
Yumuşak yastığa değdi dişlerim” (Hayal,1924).
Şâir, bin bir hevesle geldiği Paris’in büyüleyici atmosferinde perişan ve melankoliktir. Peşini bırakmayan Doğulu ruhu, bir gölge gibi ardı sıra yürür. İçki, kadın ve kumarın çarkında döner; fakat en çok kendisine çarpar. Yeryüzünde yalnız kendisidir derbeder; yalnız kendisidir serseri. Bedbahtlığın aynasında çehresine bakmaktan kaçsa da iç darlığını alıp yine aynanın karşısına dikilir. Kimindir bu yüz?
“Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?” diye haykırır, Paris’te. İki “ben” arasındaki uçurumla yüz yüze geldiği andır bu. Kısakürekzâdeler’in manevî telkinlerle yoğrulan oğlu, “otel odasında, aynanın karşısında; uçları simsiyah tırnaklarıyla yanaklarını kanatırcasına ağlayarak:
-Allah’ım, beni kendimden kurtar” (Babıâli, s. 32) diye yakarır.
Âşinâsız otel odalarından kaldırımlara
Vakit geçtikçe, şâirlerin, ediplerin, entelektüellerin başını döndüren Paris, cazibesini yitirir. Gözünde “kâbus şehri” suretine bürünür. Paris, gurbettir artık, “içinde dövünüp ağlayan bir gurbet”… Bu gurbette içine sığınıp ağlayan o çocuğun- küçük bir öksüzün- sesini duyar duymaz, gecenin ucuz tesellilerine serilmiş yataklardan, içki sofralarından, poker masalarından kopup kaçmak ister… Bir derdin potasında eriyen ruhunu ivedilikle kurtarmak ister.
“Gözleri kaldırımlarda, ‘Kaldırımlar’ şiirini içinde biriktire biriktire gider oteline. Saatlerce yürür” (Babıâli, s. 32).
Zaman, daracık otel odalarının isli lambaları, küflü aynaları, kırık masaları, izbe sofaları arasında unutulmuşluğa terk ederinsanı. Tavan aralarında tahtayı kemirir, sızıların nabzı çivi yaralarında atar. İnsana acır gibi yanar lambalar; merhameti bile soğuk bir ışık. Bu boğazlanmış hissiyle, otel odalarından kaldırımların akışına bırakır kendini. Âşinâsız.
“Ağlayın, âşinâsız, sessiz, can verenlere
Otel odalarında, otel odalarında” (Otel Odaları, 1927).
Bir arayışın seyrindedir: fikrî bir buhran hâlinde… Kimi aradığını, neyi aradığını bilmeden, yönsüz ama sarsıcı bir arayış. Paris’te kalabalıkların ortasında, yalnızlığını sırtına yüklemiş bir adam. Tek. Ölüm fikri bile sahipsizliğin gölgesinde belirir; mezar taşına uzanacak bir elin yokluğu, kendi hâline duyduğu hayretle karanlık bir düğüm olur. Yıllarca gezdirdiği hoyrat başıyla, iç burkan bir çaresizlikle annesine sığınır; yad ellerde tükenmekten bitap düşmüştür:
“Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece içine mermer döşeli
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim” (Anneme Mektup, 1924).
Serseriliğin büsbütün azdığı, boşluğa yuvarlandığı, kâbusların üstüne üstüne geldiği Paris rüyasından bir yıl sonra bakanlık uyandırır onu. Yurt........
