Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa ve Osmanlı Devleti’nin Dağıtılma Süreci
SAKLANAN TARİH VE ISKALANAN GERÇEK:
SADRAZAM İBRAHİM HAKKI PAŞA VE OSMANLI DEVLETİ’NİN DAĞITILMA SÜRECİ
Osmanlı Devleti’nin son dönem tarihi, büyük ölçüde İttihat Terakki’nin meşhurları Enver, Talat ve Cemâl Paşalar etrafında şekillendirilmektedir. Faka hayfâ ki bu durum, aynı dönemde devlet yönetiminde belirleyici görevler üstlenen bazı devlet adamlarının geri planda tutulmasına zemin hazırlamaktadır. Böylelikle tarih saklanmaktadır.
Böylesi isimlerden biri de Gürcü kökenli Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’dır (d. 1863 v.1918). Hakkı Paşa, Maarif Nâzırlığı, Dâhiliye Nâzırlığı, Hariciye Nâzırlığı ve Roma Büyükelçiliği yaptı. Bilhassa 1910-1911 yılları arasındaki sadrazamlığı sırasında Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Kuzey Afrika’da yaşanan eş zamanlı ağır kriz zamanlarında imparatorluk başbakanı olarak yönetimin başında bulundu. Arnavutları hayli tedirgin eden merkezîleşme siyaseti, 1910 Kiliseler Kanunu, Trablusgarp buhranı sırasında izlenen yol ve Balkan Savaşları öncesinde alınan kararlar, onu ve hükümetini Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecinin en tartışmalı aktörü hâline getirmiştir. Buna rağmen İbrahim Hakkı Paşa’nın siyasî sorumluluğu, çoğu zaman İttihat Terakki liderleri Enver ve Talat Paşalar etrafındaki tartışmaların gölgesinde değerlendirilmiş ve adeta örtülmüştür.
İşbu yazı, İbrahim Hakkı Paşa’nın Balkan politikası ile Trablusgarp sürecindeki tercihlerinin Balkanlar ve Akdeniz’deki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Devlet yönetimi ağır sorumluluk gerektirir. Doğrunun da yanlışın da sonucu büyüktür. Hele ki büyük yanlışların ve ihanetlerin felâketlerin kapısını ardına kadar açtığı düşünüldüğünde meselenin ağırlığı bilhassa önem arz etmektedir. Tüm zamanların gördüğü büyük müfsitlerden Hâlet Efendi’nin hayınlıkları Rumlar’a bağımsız bir Yunanistan yolu açtı. Son Kırım Hanı Şahin Giray’ın ihaneti sadece Kırım’ın elden çıkmasına, Kırımlı’nın vatanlarından olmasına sebep olmadı. Balkanlar’a ve Anadolu’ya kadar dayandı ateş. Bu itibarla Hakkı Paşa’nın icraatlarının sonuçlarına bir de bu açılardan bakmaya zorlamaktadır yaşananlar.
Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nın Siyasî Konumu
Türlü sebeplerle büyüyen sorunlar yumağı karşısında İmparatorluk dağılma noktasındaydı. Sultan II. Abdülhamid Han’ın yoğun eğitim hamleleri, sağlık yatırımları ve imar girişimleri nispeten nefes aldırıp geleceğe dair umutları yeşertse de alınan her türlü tedbire rağmen akıbetin önüne geçilemiyordu. Keçecizade Fuad Paşa’nın Fransa’da söylediği; “Dünyanın en güçlü devleti şüphesiz Osmanlı Devleti’dir. Çünkü siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz; yine de yıkılmıyor.” sözündeki gibi bitmeyen uğraşlar nefesi kesmek için mesai sarf ediyordu.
Jön Türkler’in Paris, Cenevre, Londra ve Napoli’deki yoğun faaliyetlerinin ardından iktidar, yüzünü yeni bir kadroya gösterdi. II. Meşrutiyet’in ardından Osmanlı siyaseti yeni bir çehreye büründü/büründürüldü. Pek çok simanın devlet yönetiminde dikkatleri üzerlerine çekmesine rağmen yönetici kalitesindeki düşüş gözlerden kaçmıyordu. İşte şekillendirilen bu yeni siyaset sahnesinde İbrahim Hakkı Paşa, önü sürekli açılan ve kimsenin yapmadığını yapan fakat her nasılsa gözetilen birisi olarak tebarüz etmektedir. Beyoğlu’ndaki, Pera’daki alelade yerlerde düşüp kalkması ile dile düşmüş Paşa, devlet kademelerindeki yükselişleri ile olduğu kadar, yürütme gücünü temsil makamlarındaki görevleriyle de devletteki belirleyici adamlar arasında yer almıştır.
Hakkı Paşa, Maârif Nezâreti’nde tepki çeken bazı uygulamaları yüzünden istifa ederek 15 Aralık 1908’de Roma Büyükelçiliği’ne atanmış, 1 yıl Büyükelçilik yapmıştır. Hüseyin Hilmi Paşa’nın 28 Aralık 1909 tarihinde sadrazamlıktan istifası üzerine İstanbul’a çağrılmış ve 12 Ocak 1910 tarihinde vezaret rütbesiyle sadrazamlığa getirilmiştir. Bu atama, başta Talat Paşa ve Maliyeci Cavid Bey olmak üzere İttihat Terakki’nin önde gelen isimlerinin desteğiyle gerçekleşmiştir.
Hakkı Paşa, 1911’de İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal etme hazırlıklarını önceden fark edip gerekli bilgilendirmeyi yapmadığı gerekçesi ile ağır eleştirilmiştir. Üstelik İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal ettiği sırada sadrazam olduğu için tedbirsizlikle gelen ağır kayıptan dolayı hıyanetle suçlanmıştır. Döneme şahitlerin yazdıkları insanın tüylerini diken diken etmektedir.
“İtalyan dostu” İbrahim Hakkı Paşa, devletin aynı anda Balkanlar’da ve Kuzey Afrika’da ciddi güvenlik ve ağır diplomasi hasarları ile karşı karşıya kaldığı bir dönemde sadarete getirilmiştir. Bu nedenle onun sadrazamlığı, devletin çözülme sürecine yön veren siyasî kararların alınması açısından kritik önem taşımaktadır.
Hakkı Paşa’nın sadrazamlığı, İttihat Terakki’nin nüfuzunun giderek arttığı dönemdedir. Haliyle bu durum, hükümetin karar alma süreçlerinde cemiyetin etkisini artırmıştır. Bununla birlikte, onun göreve gelirken kabinesine alacağı isimleri belirleme ve dış politikayı yönlendirme hususunda geniş yetkiler talep ettiği ve taleplerinin kabul edildiği de gerçektir. Vakıa bu mesele bile, Hakkı Paşa’nın icraatlarını yalnızca İttihat Terakki’nin müdahaleleriyle açıklamaya kapıyı daha başından kapatmaktadır. Vakıa alınan idarî ve diplomatik kararların sorumluluğu önemli ölçüde kendisine aittir.
İbrahim Hakkı Paşa, mevcutlar arasında hiç de pasif bir yönetici değildir. Fransızca, Arapça, Farsça, İngilizce, İtalyanca ve Almanca bilmektedir. Mülkiye mezunu olarak hukuk alanında yoğun ilmi çalışmalarının getirdiği meşhur hukukçu kimliği, diplomatik tecrübesi ve devlet idaresindeki konumu, reformlarla devlete nefes aldıracak bir devletlu olmasını gerektirmekteydi. Fakat paşa; yaptıkları, yapmadıkları ve yaptırmadıkları ile tam bir sükût-ı hayaldir. Dolayısıyla Arnavut vilayetlerinde uygulanan merkezîleşme siyaseti, Kiliseler Kanunu’nun ortaya çıkardığı ağır siyasî sonuçlar ve Trablusgarp buhranı, Hakkı Paşa hükümetinin doğrudan siyasî sorumluluğundadır. Krizlerin sonuçları ve alınan kararların ezici etkileri düşünülünce, dönemin genel şartlarıyla değerlendirilme teklifi hükümsüz kalmaktadır. Bu bakımdan onun sadrazamlığı, Osmanlı Devleti’nin son dönemine, adeta son noktayı koyan bir ağırlıktadır. Olup bitenin akıl sır ermez dağlayıcılığı karşısında insan düşünmeden edemiyor: Acaba Hakkı Paşa, Roma’daki büyükelçilik günlerinde hangi ilişkiler ağına dahil oldu ve bilemediğimiz hangi pazarlığın içinde girdi. Nedense her konuya hüküm veren efkâr-ı umumiye Hakkı Paşa’nın sadareti sırasında yaptıkları karşısında sükûta merak salmaktadır.
Balkan Politikası ve Arnavutluk’taki Huzursuzluk
Osmanlılar’ın Rumeli dediği Balkanlar, dinlerin, dillerin ve etnik toplulukların birlikte yaşadığı bir havzadır. Bölge, kıtalararası ticaret yolları üzerinde Batı Avrupa’ya açılan önemli bir koridordur. Bu sebeple çağlar boyunca büyük güç odaklarının siyasi, askerî ve ekonomik nüfuz mücadelelerine kaynaklık etmiştir.
Osmanlı Devleti nazarında Balkanlar, Avrupa Türkiye’sidir. Devletin kurumlarının ve imparatorluk siyasetinin yansıdığı vatan parçası olarak askerî gücü, ekonomiyi ve insan kaynağını besleyen merkezlerden biridir. Bu sebepten olsa gerek Osmanlı yönetimi, bölgenin yapısını dikkate alarak toplulukların geleneklerini, dinî kurumlarını ve hassas dengelerini korumaya dayalı bir anlayış benimsemiştir. Osmanlı millet sistemi ve vakıf teşkilatı, yerel idarelerle iş birliği ile yüzyıllarca bölgede istikrarı korumuştur. Ancak Osmanlı devlet azametinin ve toplum sıhhatinin üzerine gölge düşüp her alanda ciddi sarsıntıların baskılaması sonucu, XIX. yüzyılda merkezin siyasetsizliği, büyük devletlerin müdahaleleri ve yükselen milliyetçilik hareketleri dengeyi altüst etmiştir. Gayrimüslim unsurların ayrılıkçı hareketleri kopuşa doğru hızını almışken; “necib-i sâdık” Müslüman kesimler de bu sarsıntılardan payına düşeni almıştır. Hırslı, müfsit ve iş bilmez paşa takımının yanlış yönlendirmeleri yüzünden Arnavutlar da örselenmeye devam etmiştir. Yanya Aslanı denilen Tepedelenli Ali Paşa hadisesi buna can yakıcı bir örnektir:
Tepedelenli hadisesi, yalnızca merkezî iradeye başkaldıran bir âyanın isyanı değildir. Hadisenin büyümesinde, Paşanın tavırlarının etkisi kadar, İstanbul’un bu kriz karşısındaki yöntemsizliği de etkili olmuştur. Yıllarca geniş yetkilerle bölgesinde büyük güç kazanmasına fırsat verilen Ali Paşa, Sultan II. Mahmud’un merkezi tahkim siyasetinde tasfiye edilmek istendiğinde süreçteki askerî tedbirlerle siyasî müzakere arasında bir denge kurulamamıştır. Böylece daha baştan yerinde tedbirlerle ciddi sorun haline gelmeden çözülebilecek bir mesele, entrika, yanlış zamanlama, geciken müdahaleler ve karşılıklı güvensizlik nedeniyle bir krize dönüşmüştür.
Tepedelenli’nin tasfiyesi için uğraşılması, devletin askerî ve malî kaynaklarını uzun süre Epir ve Yanya hattında tutarak Mora’daki Rum isyanının gelişmesine ve kuvvetlerin iki noktaya bölünmesine yol açmıştır. Bu nedenle Tepedelenli hadisesi, yalnızca Paşanın ihtiraslarıyla değil, merkezî yönetimin kriz yönetimindeki tercihleri, devlet adamları arasındaki rekabet ve tedbirlerin yetersizliğiyle birlikte değerlendirilmelidir. Bu feci hadise, Osmanlı taşra idaresinde siyasetle uzlaşma ile askerî müdahale arasındaki dengenin zamanında kurulamamasının acı dolu örneğidir.
Tepedelenli hadisesi, Sultan II. Mahmud’un merkezî otoriteyi sağlama teşebbüslerinin içinde saklanan Hâlet Efendi‘nin saraydaki entrikalarıyla büyüdü. Yanlış bilgilendirmeler, yanlı yönlendirmeler, Ali Paşa’yı devlete karşı fiili direnişe itti ve bu durum devlete Mora/Yunan isyanı sürecinde pahalıya mal oldu. 1821’de çıkan Mora İsyanı, XIX. yüzyıl başlarındaki en önemli sarsıntıdır. Filiki Eterya örgütünün çalışmaları, imparatorluktaki Rum reayayı ayaklandırabilecek duruma getirmiştir. Ancak Mora ve civarı Tepedelenli Paşa’nın nüfuzu altında bulunduğundan, Rumlar kendisinden çekinmekteydiler. Hattâ Ali Paşa, Eterya’nın çalışmalarıyla ilgili pek çok bilgi toplamış ve durumu Babıâli’ye bildirmişti. Fakat gençliğinde Fenerli Rum beylerin hizmetinde bulunmuş olan Rikâb-ı Hümâyun kethüdası Hâlet Efendi, hemen hemen bunların adamı durumuna gelmiş ve Ali Paşa’nın aleyhine kurduğu tuzaklar isyan için ortamı hazırlamıştı. Hâlet Efendi’nin tutuşturduğu fitne ateşi öyle bir uyandı ki Tepedelenli Ali Paşa’yı da (v. 1822) içine çekti. Hâlet Efendi, Rum........
