Mekke Ortak Savunma İttifakı Ve Ortadoğu’da Yeni Bir Fasıl
Ortadoğu, teopolitik çatışmalar, vekâlet savaşları, enerji ve ulaşım hatlarına yönelik tehditler karşısında yeni güvenlik arayışlarına girerken, 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmanın jeostratejik, jeopolitik, jeoenerjik ve özellikle teopolitik boyutları dikkat çekmektedir. Mukaddes Haremeyn-i Şerifeyn’in bölgesel güvenlik mimarisinde merkezî bir konuma sahip olması ve bölgesel istikrarın dış aktörlere bağımlı olmaksızın devletlerin kapasite paylaşımı ve dayanışmasıyla sağlanması anlaşmanın temel özelliklerindendir. Nitekim 31 Ağustos’taki İstanbul toplantısında belirlenen caydırıcılık, savunma sanayii işbirliği ve ortak teknoloji geliştirme hedefleri, 5 Ekim Riyad toplantısıyla kurumsallaşma sürecini mevcut bölgesel güvenlik krizleri karşısında daha somut bir aşamaya taşımıştır.
Haremeyn’in güvenliği Suudi Arabistan’ın tek başına sorumluluğu olmanın ötesinde, dinî merkez vasfı nedeniyle İslam dünyasını ilgilendiren en hassas güvenlik meselesidir. Özellikle Yemen’deki çatışmalar, Husi saldırılarının Suudi Arabistan’a yönelmesi/yönlendirilmesi bölgesel güvenlik risklerini artırmıştır. Kızıldeniz-Bâbü’l-Mendeb ve Basra Körfezi-Hürmüz gibi stratejik ulaşım ve enerji koridorlarındaki sorunlar, bölgesel istikrar ile enerji arzının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini göstermektedir.
Bu itibarla Mekke İttifakı’nın temel hedefi; saldırıları caydırmak ve bölgesel barışın, ticaret yollarının, enerji arzının ve devletlerin egemenliğinin korunabileceği daha istikrarlı bir düzenin oluşmasına katkı sunmaktır. Bu hedef, Türkiye’nin savunma sanayii ve müdahale kapasitesi, Pakistan’ın askerî tecrübesi ve nükleer caydırıcılığı ile Suudi Arabistan’ın ekonomik gücü ve Körfez-Kızıldeniz jeopolitiğindeki konumunun birbirini tamamlamasına dayanmaktadır.
İşbu yazı, Mekke Savunma İttifakı’nın ortaya çıkışını bölgesel güvenlik, ortak savunma ve caydırıcılık ekseninde değerlendirmektedir. İttifakın, güvenliğin büyük aktörlere bağımlılığını azaltarak ortak kapasite üzerinden sağlanmasına nasıl katkı sunabileceği ayrıca ele alınmaktadır. Ayrıca ittifakın yeni üyelerle genişleyerek kapsamlı bir ortak savunma ve bölgesel barış mekanizmasına dönüşme ihtimali üzerinde durulmaktadır. Nihayetinde mesele, Haremeyn’in güvenliği, enerji arzı, deniz yollarının açıklığı ve bölgesel barış gibi birbirine bağlı alanları kapsayan sürdürülebilir bir Ortadoğu düzeninin kurulup kurulamayacağıdır.
Haremeyn’in Güvenliği ve Bölgesel Sahiplenme
Dinlerin ve enerji kaynaklarının merkez coğrafyası olan Ortadoğu’nun güvenlik meselesi uzun süre büyük güçlerin askerî varlığı ve güvenlik garantileri üzerinden şekillenmiştir. Sömürgenlerin fiili boyunduruğundan azat olunmasından sonra da bölge, yeni gailelerle başbaşa kalmıştır. Suriye, Libya, Yemen, Sudan, Lübnan, Filistin ve Irak gibi ağır krizler bölgeyi tam bir ateş çemberi içine sıkıştırmıştır. Bu çerçevede enerji güvenliği, güvenli deniz geçiş güzergâhları, vekil maşalar, füze sistemleri ve insansız silahlar her ülkeyi ve her detayı birbirine bağlamıştır. Nihayetinde de devletlerin kendi güvenlikleri ile bölgesel güvenlik arasındaki sınırlar adeta belirsizleşmiştir. Hal böyle olunca Ortadoğu’nun istikrarı açısından bilhassa bölge devletlerinin güvenlik üretme kabiliyetleri önem kazanmıştır.
İşbu hassas ve hayli yüksek değerdeki daire içerisinde mukaddes Haremeyn-i Şerîfeyn, en özel ve hayatî önemi haiz stratejik bir satırbaşıdır. Mübarek şehirler Mekke ve Medine’nin güvenliğine yönelik bir tehdit, sadece Suudi Arabistan’ı değil İslam dünyasını etkiler. Dolayısıyla muazzez Haremeyn’in korunması, Suudi Arabistan’ın egemenlik haklarından kaynaklanan sorumluluğunun yanında daha geniş bir küresel istikrar meselesidir. Nitekim 1517’deki Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır Seferinin ilk sebebi de Portekizlilerin saldırısından dolayı Haremeyn’in güvenliğinin tehlikeye girmesiydi. Vakıa Mekke Anlaşması, bu noktada önemini çok daha mehabetli ortaya koymaktadır. Anlaşma ile Haremeyn güvenliği için gerekli caydırıcılık ortak savunma iradesine dayandırılmaktadır.
Türkiye’nin dost ülkeler Suudi Arabistan, Mısır, Katar ve diğer bölge ülkeleriyle yürüttüğü ilişkileri tahkim süreci, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi ve savunma işbirliğinin genişletilmesi konu başlıkları ile büyük önem taşımaktadır. Ankara’nın bölgede barış, istikrar ve refah kuşağı oluşturma çabaları çerçevesinde, her geçen gün ağırlaşan sorunların mümkün mertebe bölge devletleri tarafından yönetilmesi düşüncesi sahada ciddi kabul görmektedir. Özellikle Libya, Karabağ ve Suriye’deki güçlü askerî ve tam kapasite diplomatik tecrübenin görünürlüğü ise Türkiye’nin yürüttüğü diplomasinin arkasındaki somut caydırıcılık birikimini oluşturmuştur.
Bu yaklaşım, tarihî ve sembolik boyutla da........
