BAYRAM: Hatırlayan Bir Toplumun Rönesansı
Hafıza, barış ve yeniden başlama iradesi üzerine
Bugün bir bayram yazısı değil… bir sorgulama yazısı
Bugün köşe yazımda bayramı kutlarken…
aslında bir gerçeği sorguluyorum:
Bir toplum bayramı yaşar mı, yoksa sadece kutladığını mı sanır?
Gazze’de çocuklar ölürken, dünya susarken, bu adada yarım asırlık bir bekleyiş sürerken… bayramı gerçekten anlayabiliyor muyuz, yoksa sadece alışkanlıklarımızı mı tekrarlıyoruz?
hatırlamanın, yüzleşmenin ve yeniden insan olmanın bir son çağrısıdır.
Hafıza: Bir toplumun kendine verdiği cevap
Bir toplum kendi hikâyesini unuttuğunda yalnızca geçmişini yitirmez; geleceğini kurma kudretini de yavaş yavaş aşındırır, hatta bir noktadan sonra başkalarının ellerine bırakır.
Çünkü hafıza, sanıldığı gibi sadece dünün deposu değildir. Hafıza, bir toplumun kendine verdiği cevaptır.
Kim olduğu, neye inandığı, hangi acıları taşıdığı, hangi umutları diri tuttuğu, neyi savunduğu ve nasıl bir gelecek kurmak istediği hafızanın içindedir.
Bu yüzden hafıza kaybı, yalnızca kültürel bir eksilme değil; siyasal bir çözülme, ahlaki bir bulanıklık ve varoluşsal bir dağılmadır.
5 Eylül 2022’de yayımlanan “Kıbrıslı Türkler ve Rönesans” ve 16 Mart 2026 tarihli “Bir Ada Kendi Hikâyesini Unutursa” başlıklı köşe yazılarmda şu soruları sormuştuk:
Bir ada kendi hikâyesini unutursa, geleceğini kim yazar?
Bir toplum kendi sesini kaybederse, yarınını hangi iradeyle kurar?
Bugün o soruların çevresinde değil, tam merkezinde duruyoruz.
Ve bu kez aynı sorulara bayramın içinden bakıyoruz.
Bayram: Neşe değil, yüzleşme
Çünkü bazen insanı, bazen toplumu, bazen de tarihi en çok açığa çıkaran şey bayramlardır.
Bayramlar yalnızca sevinç günleri değildir; aynı zamanda insanın ve toplumun kendi vicdanıyla baş başa kaldığı eşik zamanlardır.
Gündelik hayatın gürültüsü içinde ertelenen sorular, tam da bu duraklama anlarında geri döner.
O yüzden bayram, sadece kutlanan bir zaman değil; aynı zamanda düşünülmesi, hissedilmesi ve ahlaki olarak taşınması gereken bir zamandır.
Bayram, yalnızca takvimde işaretlenmiş mübarek bir gün değildir.
Bayram, insanın insana yeniden yaklaşabilme imkânıdır.
Birbirini yalnız kimlikler, aidiyetler, korkular ve siyasal sloganlar üzerinden değil; insanlık üzerinden yeniden görebilmesidir.
Daha derinden bakarsak, bayram bir toplumun kendi kalbine dönme cesaretidir.
Kırılmış olanı onarma, unutulmuş olanı hatırlama, bastırılmış olanı dile getirme ve kirletilmiş olanı yeniden arındırma çabasıdır.
Bu nedenle gerçek bayram, yalnız neşenin değil, aynı zamanda yüzleşmenin de adıdır.
Çünkü yüzleşme olmadan arınma olmaz. Hafıza olmadan barış olmaz. Adalet olmadan da hiçbir bayram tamamlanmaz.
Dünya: Vicdanın aşındığı eşik
Bugün dünyanın içinden geçtiği zaman sıradan bir kriz dönemi değildir.
İnsanlık yalnızca ekonomik darboğazlarla, bölgesel savaşlarla, enerji hatlarıyla ve küresel güç mücadeleleriyle yüz yüze değildir.
Daha köklü bir kırılmanın içindedir:
İnsanın insana karşı duyarsızlaşmasının, acının sıradanlaşmasının ve vicdanın jeopolitik hesaplara kurban edilmesinin karanlık eşiğinde duruyoruz.
Gazze’de yıkılan her ev sadece bir binanın çöküşü değildir.
Her yıkımın altında yalnız duvarlar değil; on binlerce çocuğun, kadının ve sivilin hayatı, yarım kalmış hikâyeler, bölünmüş aileler, söndürülmüş umutlar vardır.
Bu sadece bir coğrafyanın trajedisi değildir; insanlığın ortak vicdanında açılan derin bir yarıktır.
İran’a yönelen her saldırı yalnızca bölgesel bir gerilim değildir; dünyayı daha büyük bir yangının eşiğine taşıyan tehlikeli bir aklın işaretidir.
Orta Doğu bugün yalnızca siyasi olarak kaynamıyor; aynı zamanda ahlaki olarak da çöküyor.
Çünkü savaşın en korkunç tarafı yalnız öldürmesi değildir; öldürmeyi meşrulaştıran bir dil üretmesidir.
İnsanlık belki de en çok burada yeniliyor:
Ölümü açıklanabilir, yıkımı savunulabilir, gözyaşını istatistikleştirilebilir hale getirdiği yerde.
Oysa hiçbir çocuğun korkusu normal değildir.
Hiçbir annenin ağıdı siyasetin dipnotu olamaz.
Hiçbir halkın topluca aşağılanması, yerinden edilmesi, kuşatılması ve ezilmesi tarihsel zorunluluk diye sunulamaz.
Dünya bütün bunlara bakarken giderek daha fazla alışıyor.
Oysa insanın en büyük çöküşü, acıya alıştığı andır.
Böyle........
