menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir gemi battığında sadece gemi mi batar?

14 0
04.09.2026

MERT MAPOLAR’IN KÖŞE YAZISINI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Bazı geceler vardır; karanlığı yalnızca denizin üzerine değil, bir ülkenin vicdanına da çöker. Bazı haberler vardır; okunduğunda yalnızca birkaç cümle görülmez, insanın zihninde kaybolan hayatların sessizliği yankılanır. Bazı görüntüler vardır; üzerinden zaman geçse bile hafızadan silinmez. Çünkü o görüntüler yalnızca yaşanmış bir felaketi değil, aynı zamanda bir toplumun kendisine sormaktan kaçındığı soruları da önümüze koyar.

Akdeniz’in mavisi, kimi zaman huzurun ve özgürlüğün rengi olarak görülür. Ancak bugün o maviye baktığımızda, KKTC'de yaşanan büyük deniz faciasının ardından, başka bir anlam daha yüklenmektedir. Kaybedilen canların acısı, geride kalanların çaresizliği, denizde yaşanan korku ve karada ortaya çıktığı ileri sürülen organizasyon ve koordinasyon sorunları, hepimizi aynı sorunun etrafında buluşturmaktadır:

Biz gerçekten yaşananlardan ders çıkarabilecek bir ülke miyiz?

Basına yansıyan manşetler, yaşanan acının toplumsal hafızadaki ilk cümleleri gibidir:

“Ülkeyi Yasa Boğan Deniz Faciası!”

“Gemi Su Almaya Başladı, Geri Dönün Dedik Dönmediler”

“Yüreğimiz Denizde Gömüldü”

“Yüreğimiz yanıyor: Denizde büyük facia”

“Denizde can pazarı yaşandı”

“Denizde can pazarı, karada rezalet!”

“Girne’de Kara Pazar”

“Girne’nin Mavisine Acı Çöktü!”

“Denizde Can Pazarı!”

“Girne Açıklarında Can Pazarı”

“Girne’nin mavisi kara yasla büründü”

“Göz göre göre facia… KKTC yasta…”

“Yüreğimiz Denizde Kaldı”

Bu manşetlerin her biri, farklı bir cümle kuruyor gibi görünse de, aslında hepsi aynı ortak duygunun çevresinde birleşmektedir: Acı, korku, çaresizlik, kayıp, öfke, şaşkınlık ve cevap bekleyen sorular…

Fakat bir ülkenin tarihinde meydana gelen büyük felaketlerin anlamı, yalnızca yaşandığı günle sınırlı değildir. Felaketler toplumların kendilerine ayna tuttuğu en acı anlardır. O aynada yalnızca hayatını kaybedenleri, kurtulanları, gemiyi veya denizi görmeyiz. Aynı zamanda yıllar içerisinde oluşturduğumuz sistemleri, alışkanlıklarımızı, ihmallerimizi, kabullerimizi, denetim anlayışımızı, liyakat yaklaşımımızı, krizlere hazırlık düzeyimizi ve en önemlisi de “bize bir şey olmaz” biçiminde yerleşmiş düşünsel kalıplarımızı da görürüz.

Çünkü bir felaket yalnızca o gün yapılan hataların sonucu değildir; çoğu zaman yıllar boyunca fark edilmeyen, normalleştirilen, ertelenen ve üzerine gidilmeyen küçük sorunların da bir gün aynı noktada birleşmesidir.

Bir gemi su almaya başladığında, artık yalnızca geminin teknik durumu konuşulmaz. Kaptanın kararları, mürettebatın eğitimi, yolcuların bilgilendirilmesi, acil durum prosedürleri, iletişim sistemi, kurtarma kapasitesi, denetim mekanizmaları, limanın hazırlığı ve gerektiğinde yardım ulaştırabilecek yapıların koordinasyonu da birlikte değerlendirilmek zorundadır.

Ben yıllardır ülkesel meseleleri anlatırken, zaman zaman gemi, kaptan, mürettebat ve liman benzetmesini kullanıyorum.

Çünkü bir ülke de bir bakıma gemiye benzer.

Gemi ülkenin kendisidir. Kaptan ülkeyi yönetenlerdir. Mürettebat sistemi ayakta tutan bütün görevli, uzman ve çalışanlardır. Yolcular ise o ülkenin vatandaşlarıdır. Liman ise güvenliğin, denetimin, hukukun, kurumların, acil durum kapasitesinin ve toplumsal dayanışmanın bütünüdür.

Gemi iyi yönetilmiyorsa, kaptan doğru karar veremiyorsa, mürettebat yeterince eğitimli ve liyakatli değilse, yolcular ne yapacağını bilmiyorsa ve liman da acil durumda gerektiği gibi çalışamıyorsa, geminin sağlamlığı tek başına hiçbir anlam ifade etmez.

İşte bugün önümüzde duran temel meselelerden biri tam olarak budur.

Sorun yalnızca geminin neden su aldığı değildir. Sorun, gemi su almaya başladığında, bütün sistemin neden olması gerektiği gibi çalışmadığının da sorgulanmasıdır.

Daha da önemlisi, sorun yalnızca bu facianın neden yaşandığını bulmak değildir.

Asıl mesele, aynı koşulların başka bir yerde, başka bir zamanda, başka bir sektörde yeniden ortaya çıkmasını nasıl engelleyeceğimizdir.

Çünkü eğer yalnızca suçlu ararsak, geçmişi yargılarız.

Ama sistemi sorgularsak geleceği koruruz.

Bu ayrım son derece önemlidir.

Bir ülkede felaket yaşandığında, toplumun ilk refleksi doğal olarak sorumlu aramaktır. Bu insani bir tepkidir. İnsan kaybı karşısında adalet duygusu, hesap verme ihtiyacı ve öfke son derece anlaşılırdır. Ancak toplumsal hafızanın ve devlet aklının burada bir adım daha ileri gitmesi gerekir.

“Kim suçlu?” sorusu kadar “Bu olayın gerçekleşmesine izin veren hangi koşullar vardı?” sorusunu da sormalıyız.

Çünkü birkaç kişiyi cezalandırmak, sistemdeki sorunları kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Eğer ihmale, denetimsizliğe ve liyakatsizliğe yol açan koşullar değişmezse, bugün yaşananların benzeri yarın başka bir alanda yeniden karşımıza çıkacaktır.

Tutuklamalar olabilir.

Soruşturmalar yapılabilir.

Sorumlular hakkında hukuki süreçler yürütülebilir.

Bunların tamamı adalet açısından gerekli olabilir.

Fakat tutuklama tek başına bir ülkenin standartlarını yükseltmez.

Ceza, geçmişte yaşananın hesabını sorabilir; fakat tek başına gelecekte yaşanabilecek olanı önleyemez.

Geleceği koruyacak olan: sistemlerin yeniden tasarlanması, standartların yükseltilmesi, denetimin bağımsız ve etkin hale getirilmesi, liyakat anlayışının güçlendirilmesi, uzmanlığın gerçek anlamda dikkate alınması, kriz yönetiminin geliştirilmesi ve insanların acil durumlarda ne yapacağını önceden öğrenmesidir.

Tam da bu nedenle, yıllardır ülkemizde tartışılması gereken, ancak çoğu zaman ertelenen, temel bir kavramın altını yeniden çizmek gerekiyor:

Liyakat yalnızca bir göreve doğru insanı getirmek değildir.

Liyakat: doğru insanı doğru yerde görevlendirmek, o insanın eğitimini sürekli geliştirmek, yeterliliğini denetlemek, görev tanımını açık biçimde belirlemek, sorumluluk vermek ve gerektiğinde hesap sorabilmektir.

Liyakat aynı zamanda “Bu işi gerçekten kim daha iyi yapabilir?” sorusunu kişisel yakınlıkların, alışkanlıkların, siyasi veya sosyal ilişkilerin, kurumsal çıkarların ve günü kurtarma anlayışının önüne koyabilmektir.

Bir ülkenin standartları, en iyi çalışan kurumunun standardıyla değil, en zayıf halkasının standardıyla ölçülür.

Çünkü sistemlerde arıza çoğu zaman en güçlü noktada değil, en zayıf noktada ortaya çıkar.

Ve yıllardır ülkemizde yaşanan pek çok soruna baktığımızda, farklı alanlarda ortaya çıkan arızaların aslında birbirinden bağımsız olmadığını da görmek zorundayız.

Denetimin zayıfladığı, koordinasyonun bozulduğu, uzmanlığın göz ardı edildiği, görev ve sorumlulukların belirsizleştiği, “nasıl olsa bir şey olmaz” anlayışının normalleştiği bir ortamda sorunlar birbirini besler; zamanla yalnızca kurumların değil, ülkesel standartların da aşağıya çekilmesine neden olur.

Sorunların tek tek çözülmediği, aksine zaman içerisinde üst üste biriktiği ülkelerde, bir süre sonra, “sistemsizlik” yalnızca sistemin eksikliği olmaktan çıkar; sistemin kendisine dönüşür.

KKTC açısından bugün tartışmamız gereken en kritik meselelerden biri de budur:

Sistemsizliğin sistem haline geldiği bir yönetim ve yaşam anlayışından nasıl çıkacağız?

Bu soru yalnızca bugünkü yönetime veya geçmişteki herhangi bir yönetime yöneltilecek bir soru değildir.

Çünkü yıllar boyunca farklı dönemlerde ülkeyi yöneten bütün anlayışların ülkesel standartların oluşturulmasına olumlu veya olumsuz katkıları olmuştur. Dolayısıyla bugün gelinen noktayı, yalnızca bir döneme, bir kişiye veya bir kuruma bağlamak, gerçek sorunun derinliğini görmemize engel olur.

Bu ülkenin kronikleşmiş sorunları dönemsel değil, yapısaldır.

Ve yapısal sorunların çözümü de günlük politik reflekslerle mümkün değildir.

Yıllardır sorunlar büyürken, çoğu zaman sorunların kendisinden çok, sonuçlarıyla mücadele ediyoruz.

Arıza çıkıyor, tamir ediyoruz.

Kriz yaşanıyor, müdahale ediyoruz.

Facia oluyor, soruşturuyoruz.

İnsanlar zarar görüyor; önlem almaya çalışıyoruz.

Toplumsal hafıza yavaşlıyor.

Ve bir süre sonra aynı sistem başka bir alanda yeniden arıza veriyor.

İşte asıl tehlike budur.

Bir ülkenin en büyük zaafı, hata yapması değildir.

En büyük zaaf, yaptığı hatayı unutmasıdır.

Bugün KKTC'de yaşanan deniz faciası da bu nedenle yalnızca denizcilik alanının meselesi değildir.

Bu olay, eğitimden denetime, acil durum yönetiminden kamu organizasyonuna, bireysel farkındalıktan toplumsal sorumluluğa, profesyonellikten liyakate, iletişimden koordinasyona kadar, çok geniş bir alanı ilgilendiren, ülkesel bir sorgulamadır.

Basına yansıyan görüntülerde, yolcuların büyük korku, şaşkınlık ve şok yaşadığı görülmektedir. İnsan, yaşamının tehdit altında olduğunu hissettiği anda, bildiği birçok şeyi uygulayamayabilir. Tehlike anında düşünce süreçleri daralabilir, karar verme kapasitesi zayıflayabilir, kişi çevresindeki insanların davranışlarını takip etmeye başlayabilir. Kalabalığın davranışı bireyin........

© Kıbrıs Postası