İnsan en çok kendisine geç kalıyor
Bugün pazar… Haftanın biraz yavaşladığı, seslerin hafifçe çekildiği, insanın kendisiyle baş başa kalabildiği bir gün. Hiç değilse öyle olmasını umduğumuz bir gün.
Fakat dikkat ediyorum; artık dinlenirken bile acele ediyoruz. Bir kahveyi içerken başka bir işi düşünüyor, bir dostumuzu dinlerken telefona bakıyor, ailemizle otururken yarının telaşını yaşıyoruz.
Bedenimiz bir yerde, zihnimiz başka bir yerde… Kalbimizin nerede olduğunu ise çoğu zaman bilmiyoruz.
İnsan herkese yetişmeye çalışırken en çok kendisine geç kalıyor.
Bu, çağımızın en sessiz yorgunluğudur. Dışarıdan bakıldığında hayat devam eder.
İnsan çalışır, konuşur, güler, alışveriş yapar, seyahat eder, sorumluluklarını yerine getirir.
Fakat içindeki bir yer, uzun zamandır açılmamış bir oda gibi kapalı kalır.
Bazen gecenin bir vaktinde, bazen tanıdık bir şarkıda, bazen de beklenmedik bir sessizlikte o odadan hafif bir ses gelir:
“Ben hâlâ buradayım. Beni ne zaman hatırlayacaksın?”
Kendimizi hatırlamak, her şeyi bırakıp uzaklara gitmek değildir. Hayattan kaçmak hiç değildir.
Tam tersine, hayatın içinde gerçekten bulunabilmektir. İçtiğimiz suyun farkına varmak, karşımızdaki insanın gözlerine bakmak, bir ağacın gölgesinde birkaç dakika hiçbir yere yetişmemek… Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Oysa insanın ruhu çoğu zaman büyük cevaplarla değil, küçük fark edişlerle iyileşir.Çünkü ruh bağırmaz. Ruh, fısıldar. Onu duyabilmek için hayatın sesini biraz kısmak gerekir.
Bugün kendimize şu soruyu soralım: Ben en son ne zaman hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey ispatlamadan, sadece kendim olarak oturdum?
Ne bir unvanla, ne bir başarıyla, ne bir başkasının hakkımdaki........
