Enver Öztoprak ölmedi, sadece aramızdan sessizce ayrıldı…
Ölüm… İnsanoğlunun en kesin gerçeği, en tartışmasız sonucu… Ama aynı zamanda en zor kabullenileni. Kuraldır, doğan ölür. Değişmezdir, ölümle bağlantılı hayatın matematiğinde istisna yoktur. Ancak ne kadar kural olursa olsun, hiçbir ölüm “doğal” karşılanmaz. Hele ki yakından tanıyorsanız, hele ki sadece görmemiş, hayatı güzel anılar biriktirerek paylaşmışsanız…
Çok sevdiğim, kardeşten öte yakınım hissettiğim Enver Öztoprak, en yalın ifadeyle öldü. Çok etkilendim. Hayatı da ölümü de bir kez daha sorguladım.
Ölüm sadece bir son değildir. Eksilmedir. Sessizliktir. Yerine konulamayan bir boşluktur.
“Nedensiz ölüm yoktur” denir. Doğrudur. Tıbbın, kaderin, zamanın kendine göre gerekçeleri vardır. Ama insan yüreği o gerekçeleri kabul etmez. Hele ki vakitsizse… Hele ki hazırlıksız yakalamışsa…
Niyazi Öztoprak… Ya da Niyazi Efendi… Güzelyurt-Lefke bölgesinde sadece Gaziveren’in bir muhtarı değildi. Bir güven adresiydi. Bir denge unsuruydu. “Niyazi Efendi” denildiğinde Rum’un da Türk’ün de başını saygıyla öne eğdiği bir isimdi. Saygı, bazen görevle kazanılır, bazen servetle… Ama asıl kalıcı olan karakterle kazanılandır. Niyazi Efendi o sınıftandı.
Narenciye bahçeleri vardı. Toprağı tanırdı. Bereketin ne olduğunu bilirdi. Varlıklıydı, evet… Ama onu “varlıklı” yapan sadece sahip oldukları değildi. Paylaşmayı bilen bir yüreği vardı. En büyük zenginliği buydu.
Ve Niyazi Efendi’nin mirası…Toprak değil. Para değil.
Dürüstlük… Saygı… Sevgi… Ahlak.. Adalet ve paylaşma kültürü…
Bugün geriye dönüp baktığınızda, asıl servetin bu olduğunu daha net görüyorsunuz.
Yüksek........
