Küresel kaos, İran savaşı ve Kıbrıs: Yeni düzende garantörlüğün jeopolitik zarureti
Yeni dünya düzeni artık “kural temelli” bir evrensellikten ziyade, “seçici ve keyfi” bir güçlünün kanununa göre işliyor. Büyük aktörler, meşruiyeti diplomatik müzakere masasında değil, sahada ürettikleri “oldu-bittilerle” tesis ediyor. Bu paradigma değişimi, gidişatın “kurallı bir denge”ye değil, “kuralsız bir kaosa” evrildiğini tüm çıplaklığıyla göstermektedir. Kısa bir süre önceki yazımda; ABD’nin yeni güvenlik doktrininin küresel jandarmalıktan vazgeçip sanki kendi iç kamuoyuna odaklanan bir yapıya döndüğü gibi bir algı oluşturmaya çalıştığını, ancak gerektiğinde meşruiyeti diplomatik müzakere masasında değil, sahada ürettikleri “oldu-bittilerle” tesis edebilme ihtimalini işaret etmiştim. Amerikan ordusunun, Venezuela Başkanı Nicolas Maduro’yu evinden kaçırarak New York’a götürmesi, uluslararası hukukun rafa kaldırılması ve güçlünün hukuku döneminin resmi başlangıcı gibiydi. Ancak bu kural tanımazlığın en yıkıcı boyutu, geçmişte; Panama (1989), Haiti (1994), Afganistan (2001), Irak (2003), Libya (2011), Suriye (2011) vb. örneklerde olduğu gibi bugün bir kere daha Orta Doğu’da, İran’da sahneye konmaktadır.
Masadan sahaya: “Destansı Öfke” ve diplomasinin iflası
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla kesintiye uğrayan nükleer müzakereler; bölge ülkelerinin girişimleri ve Umman’ın arabuluculuğunda henüz birkaç hafta önce yeniden canlandırılmıştı. 6 Şubat’ta Umman’da, 17 Şubat’ta ise Cenevre’de gerçekleşen görüşmelerde ilerleme kaydedilmiş ve 26 Şubat’ta yeniden bir araya gelinmesi kararlaştırılmıştı. Hatta Umman Dışişleri Bakanı, 27 Şubat akşamı Amerikan CBS televizyonuna verdiği röportajda; İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarından vazgeçmeyi kabul ettiğini tüm dünyaya müjdelemişti. Ancak diplomasinin zaferi beklenirken, 28 Şubat sabahı “Destansı Öfke” (Epic Fury) operasyonuyla İsrail/ABD’nin İran’a saldırıları neticesinde savaş başladı. Herhangi bir BM Güvenlik Konseyi kararı veya uluslararası meşruiyet olmaksızın başlatılan bu topyekûn saldırıda, İran Dini Lideri Hamaney ve üst düzey komutanlar/yetkililer hedef alındı. Bu durum, krizlerin artık diplomasiyle değil, “önleyici vuruş” kılıfı altındaki kuvvetle çözüldüğünün kanıtıdır. Savaşın gerekçeleri ve küresel ekonomik boğulma
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırı başlatmasının gerekçesi olarak şu konuları ileri sürdüğü belirtilmektedir: İran’ın nükleer silah elde etme aşamasına geldiği ve diplomatik yollardan bu konunun çözülemediği, İran’ın gelişmiş balistik füze kapasitesi ve Hamas, Hizbullah, Husiler vb. ile olan açık/örtülü bağları, İran’daki ekonomik kriz ve iç karışıklıkların rejimi devirmek ve ABD Başkanı Trump’ın ifadesiyle “İran halkını özgürleştirmek” için tarihi bir fırsat olarak görülmesidir. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları karşısında İran’ın; Katar, BAE, Bahreyn ve Irak’taki ABD müttefiki hedeflere misilleme yapmasıyla bölge cehenneme dönmüştür. Deniz yoluyla yapılan küresel petrol ihracatının %25’inin (günlük 20 milyon varil) geçtiği Hürmüz Boğazı fiilen ulaşıma kapanmış, küresel enerji tedariki felç olmuştur.
Ateş çemberi Kıbrıs’a sıçrarken: Garantörlük neden hayatidir?
Dünya düzeninin artık “kural temelli” bir evrensellikten “kuralsız bir kaosa” evrildiği, büyük aktörlerin meşruiyetlerini diplomatik müzakere masası yerine sahada ürettikleri “oldu-bittilerle” tesis ettikleri bu süreçte güvenlik ve garantilerin önemi bir kere daha öne çıkmaktadır. Savaşlarda yaşananlar vicdan sahibi herkesin içini acıtmaktadır. Ancak her nedense Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği; geçmişte Orta Doğu’da ve Balkanlar’da olduğu gibi bugün de ne yazık ki hiçbir somut adım atmamıştır. Başkentler vurulur ve Orta Doğu alev alev yanarken; sözde dünya barışının teminatı olan Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB), her zaman olduğu gibi yine sadece “endişe beyan etmekle” yetinmektedir. Kıbrıs Türk Halkı 1963-1974 yılları arasında başından geçen acı olayları unutmamıştır. Kıbrıs Türk Halkı güvenlik ve garantilerin önemini çok iyi bilmektedir. Dünya düzeninin artık “kural temelli” bir evrensellikten “kuralsız bir kaosa” evrildiği, bu süreçte Panama (1989), Haiti (1994), Bosna (1995), Afganistan (2001), Irak (2003), Libya (2011), Suriye (2011) ve Gazze’de tatminkâr somut adım atamayan uluslararası sistemin, güvenlik teminatı olması beklenebilir mi? Bakınız 2 Mart 2026 Pazartesi sabahı İngiltere Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada; ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları devam ederken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde bulunan Ağrotur’daki İngiliz Egemen Üssü, şüpheli bir İHA saldırısıyla hedef alınmıştır. Bu saldırı girişimi, savaşın alevlerinin sadece Orta Doğu’da kalmadığını, Kıbrıs adasının tam da ateş hattının ortasında olduğunu kanıtlamıştır. Bilindiği üzere Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Nikos Hristodulidis, Kıbrıs konusunda her fırsatta çözümün ancak garantilerin kaldırılması ve Türk askerinin çekilmesiyle mümkün olduğunu, ‘Sıfır Asker, Sıfır Garanti’ söylemi ile ifade etmeye devam etmektedir! Gazze’de, Bosna’da ve yaşanan diğer savaşlarda masumlara sahip çıkamayanlar; Maduro’nun kaçırılmasını ve İran’ın vurulmasını izleyenler Kıbrıs Türkünü koruyabilirler mi? “Sıfır asker, sıfır garanti” diyerek Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırmayı ve Türk askerini Kıbrıs’tan uzaklaştırmayı hedefleyenler şunu bilmelidir ki; Kıbrıs Türk Halkı, Türkiye’nin garantörlüğünden ve Türk askerinden vazgeçecek değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs’taki etkin ve fiili garantörlüğü tartışılamaz.
