Ateşkes mi, fırtına öncesi sessizlik mi?
İçinde bulunduğumuz 2026 yılının bahar ayları, uluslararası ilişkiler literatüründe George Liska ve Glenn Snyder gibi isimlerin teorize ettiği “karmaşık ittifaklar” ve ittifak içi açmazların sahada en acımasız biçimde test edildiği tarihi bir kırılma dönemi olarak kayıtlara geçmektedir. 25 Mart 2026 tarihinde Trump yönetiminin İran’a yönelik masaya sürdüğü 15 maddelik ültimatom; salt bir kriz yönetimi değil, müttefiklerini kendi maksimalist ajandasına eklemlemeye çalışan hegemonik bir gücün klasik bir “sürükleme” operasyonudur. Türkiye Cumhuriyeti, bu kaotik süreçte bir yandan NATO müttefiki sıfatıyla İsrail’in saldırgan savunma mimarisine eklemlenmeye zorlanırken; diğer yandan komşusu İran ile olan tarihsel, jeopolitik ve coğrafi “hizalanma” zaruretini büyük bir diplomasi ustalığıyla sürdürmeye çalışmaktadır. TC Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan’ın isabetli bir kavramsallaştırmayla “jeopolitik kuşatma” olarak tanımladığı bu tablo, aslında Türkiye’nin 2026 büyük stratejisinin ana hatlarını özetlemektedir. Bir yanda Suriye’nin kuzeyindeki SDG/YPG terör varlığının ABD tarafından “zorunlu ortaklık” statüsünden çıkarılma emarelerinin yarattığı belirsizlik, diğer yanda İsrail’in bölgede artan askeri üs talepleri masadadır. Ankara, tam da bu noktada realizmin klasik “güç dengesi” kuramı yerine, Stephen Walt’un kavramsallaştırdığı “tehdit dengesi” kuramını rasyonalite ile işletmektedir. Zira İsrail’in ABD üslerini kendi topraklarına taşıma veya Washington’ı doğrudan savaşa çekme teklifi, bölgedeki mevcut askeri hiyerarşiyi kalıcı ve yıkıcı olarak bozma potansiyeline sahiptir. Türkiye açısından varoluşsal risk; müttefiki olan ABD’nin kontrolsüz bir bölgesel savaşa çekilmesi ve bu durumun Türkiye’yi de NATO’nun 5. Maddesi kapsamındaki yükümlülükler bahanesiyle, tarafı olmak istemediği bir çatışmanın parçası haline getirmesidir. Ankara’nın “Devlet Aklı”, bu tuzağa düşmeyecek kadar derin bir tarihsel hafızaya sahiptir. Öte yandan, krizin........
