menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sosyal Güvenlik Ponzi Değildir, Olamaz (V) ― Son Sözler (3. Kısım)

14 0
10.10.2026

Sosyal Güvenlik Ponzi Değildir, Olamaz (V) ― Son Sözler (3. Kısım)

Emeklilikte yaş şartını 1969’da SSK, 1992’de ise yalnızca SSK için değil, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur için de kaldıran başbakanın Çoban Sülü olması nasıl açıklanabilir? Çoban Sülü’nün popülistliğiyle mi, yoksa ikisinin de öncesinde emeğin “ellerini toprağa basıp” doğrulmasıyla mı?

Dizinin bir önceki yazısında Türkiye’de sosyal devletin 1961 Anayasası ile başlamadığını göstermek için 1930’lara geri gidip, izini sürdüğüm vesayetçi düzenin evrimini 12 Mart 1971 muhtırası sonrası kurulan ve ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığını Atilla Karaosmanoğlu’nun üstlendiği I. Erim hükümetine getirmiştim.

Bu yazının ilk yarısında, Karaosmanoğlu’ndan başlayıp 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül darbesi sonrasında kurulan, 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal’ın ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olduğu Bülend Ulusu cunta hükümetine geleceğim. İkinci yarısında, Ulusu ve sonrasındaki Özal hükümetlerine bakıp, Özal’ın 1989’da Çankaya Köşkü’ne kaçmasının ardından yerine gelen Süleyman Demirel hükümetiyle devam edip, Özal’ın ölümü sonrası Demirel’in de Çankaya Köşkü’ne kaçmasıyla bitireceğim.

Ama şu açık: Bu devlet kurulduğundan beri hep sermayenin yanında, baskılaması gerektiğini düşündüğü emeğin karşısında oldu. Sosyal güvenlikte verdiği tavizlerin çoğunu sonradan geri alması da bu yüzden. Verdiği tavizlerin çoğunu da emek “ellerini toprağa basıp” doğrulduğunda verdi ki bir önceki yazımda tartıştığım, 1969’da işçilere emeklilikte yaş sınırını kaldıran, 1186 sayılı Kanun bunun bir örneğidir. Bu savımı verilerle desteklemek için yazının sonundaki Tablolar bölümünde sosyal güvenlik üçüzleri SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’un emeklilik alanında geçirdiği önemli gördüğüm değişiklikleri listeledim. Yazının gerisinde, ilgili kanunları tarayarak hazırlayıp yazının sonuna eklediğim tablolardaki verileri kullanacağım.

Karaosmanoğlu’ndan Ulusu’ya

12 Mart’ta ordu, anayasayı askıya almayıp yönetime de doğrudan el koymadığından, parlamento ve partiler varlıklarını sürdürdüler. Üçüncü maddesinde “talebimiz karşılanmazsa idareyi ele alırız” tehditli muhtıra, birinci maddesinde meclis ve hükümeti anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştirememekle suçluyor, ikinci maddesindeyse reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak partiler üstü bir hükümetin kurulmasını talep ediyordu. Muhtıradan 1973 seçimlerine kadar dört teknokrat hükümet kuruldu: ilk ikisi Nihat Erim, ardından Ferit Melen ve Naim Talu hükümetleri.

Dünya Bankası’ndan davetli Karaosmanoğlu I. Erim hükümetinin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısıydı. 26 üyeli I. Erim Hükümeti’nde Karaosmanoğlu dâhil parlamento dışı 15 bakandan sosyal güvenlikle ilişkililer Çalışma Bakanı Atilla Sav ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Türkan Akyol’du. Karaosmanoğlu’nun reformları planlı kalkınmayı, vergi ve toprak reformlarını, gelir dağılımının iyileştirilmesini, doğal kaynaklarda kamu ağırlığını ve emeğin sermaye karşısında ucuzlatılmamasını öngörürken, Sav sosyal güvenliğin aktüeryal sorunlarının incelenmesine ve işleyişinin iyileştirilmesine, Akyol ise sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına odaklanmıştı.

I. Erim Hükümeti’nin göreve başlamasından beş ay sonra kuruluş kanunu kabul edilen Bağ-Kur’un bu hükümetin tasarısı olduğu söylenemez: Tasarı Kasım 1969’da meclise gelmişti. Buna rağmen, tasarının Cumhuriyet Senatosu’nda görüşüldüğü 12 Ağustos 1971 tarihli toplantı raporunda, sosyal güvenliğin hem hak hem de devletin kaçınamayacağı bir yükümlülüğü olduğunun özellikle belirtilmesi, 12 Mart sonrasında devletin sosyal güvenliğe bakışında henüz değişiklik olmadığını gösteriyor.

Ancak, 12 Mart Muhtırasının bir iç çelişkisi vardı: Muhtıra, reformları yapacak güçlü bir hükümet isterken hükümete reformları parlamentodan geçirecek siyasal gücü vermiyordu. Parlamento ve partiler varlıklarını sürdürdüklerinden teknokrat hükümetler reformlarını parlamentodan geçirmek zorundaydı ki aynı parlamento reformlara engeldi. Erim, bu engeli aşıp Adalet Partisi’nin (AP) desteğini almak için, 2 Aralık 1971’de AP Milletvekili ve eski Maliye Bakanı Mesut Erez’i Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak hükümete aldı. Ertesi gün, Karaosmanoğlu, Sav ve Akyol’un da aralarında olduğu 11 bakan, hükümetin kalkınma hamlesi ve reformları Atatürkçü bir görüşle ele alma amacını gerçekleştirme olanağının kalmadığı gerekçesiyle istifa etti. Benzer bir sorun da, politik görüşlerindeki farklılıklar nedeniyle teknokratların aralarında anlaşamamaları sorunuydu. Sonrasında gelen teknokrat hükümetler de benzer sorunlar yaşadı.

Dönemin önemli olaylarından biri, CHP’de İsmet İnönü ile Bülent Ecevit arasındaki derinleşen ayrışmaydı. İnönü’nün Erim hükümetini desteklemesine karşı çıkan Ecevit, 21 Mart 1971’de genel sekreterlikten istifa etti. Ecevit’in baskısıyla Parti Meclisi’nin Erim hükümetine desteği çekmesinin ardından 8 Mayıs 1972’de İnönü de genel başkanlıktan istifa etti. 14 Mayıs 1972’de genel başkan seçilen Ecevit liderliğindeki CHP, 14 Ekim 1973 seçimlerinde 3,3 oyla, 5 Haziran 1977 seçimlerindeyse A,4 oyla iki seçimde de birinci parti oldu, ancak ikisinde de tek başına hükümet kuracak çoğunluğu sağlayamadı.

Şimdi yükselen işçi hareketine döneyim: 12 Mart işçi hareketini ağır bir baskıyla ezdi; DİSK yöneticilerinin birçoğu tutuklandı, grev, direniş ve toplantılar yasaklandı veya izne bağlandı. Buna rağmen, ne DİSK kapatıldı ne de işçilerin sendikal örgütlenmesi bütünüyle ortadan kaldırıldı. Memur sendikacılığının sonuysa acıklı oldu. 1961 Anayasası’nın 46. maddesine dayanılarak 1965’te 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu çıkarılmış, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 22. maddesiyle de memurlara sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkı tanınmış, 1965–1971 arasında 600’ün üzerinde memur sendikası kurulmuştu. Ancak 1971’de 1488 sayılı Anayasa değişikliğiyle 46. maddedeki “çalışanlar” ibaresi “işçiler” olarak daraltıldı; 624 sayılı Kanun ile 657 sayılı Kanun’un 22. maddesi yürürlükten kaldırıldı ve Anayasa’ya eklenen geçici 16. maddeyle memur sendikalarının faaliyetlerine son verildi.

12 Mart’ın baskı ortamına rağmen işçi hareketi güçlenmesini sürdürdü; 1970’lerin ortalarından itibaren grevler ve işyeri eylemleri yeniden yaygınlaştı. DİSK büyürken, Türk-İş içinde 1971’de başlayan sosyal-demokrat muhalefet güçlendi; bu muhalefetin bazı sendikaları zamanla Türk-İş’ten ayrılıp DİSK’e katıldı. Bu nedenle, Türk-İş’i de güçlenen hareketin dışında tutamam. Örneğin 16 Haziran 1975’te Türk-İş’in İzmir’deki bölgesel genel grevi, işverenlerin sendika karşıtı uygulamalarına ve işten çıkarmalara karşı önemli bir eylemdi. 1970’lerin ikinci yarısında DİSK’e bağlı Maden-İş’in, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası ile yürüttüğü toplu pazarlık uyuşmazlıklarının ardından metal işyerlerinde gerçekleştirdiği grevler, işçi hareketinin giderek daha geniş bir mücadele alanına yayıldığını gösteriyordu.[1],[2]

Anlattıklarımın sosyal güvenlikteki karşılığı için makalenin sonundaki tablolara bakılabilir. 12 Mart sonrasında devletin sosyal güvenlikten vazgeçtiğine dair bir işaret yok; tersine, yükselen işçi hareketiyle birlikte kapsam genişliyordu. Ancak gelirler de artırılıyordu: 1973’te SSK’da sigortalı ve işveren primleri toplamı ’den ’e, 1975’te ’e çıktı (Tablo 3). Emekli Sandığı’ndaysa 1969’da sigortalı ve kurum primleri toplamı "’ye yükseltilmişti (Tablo 4). Bağ-Kur’da 1979’da kadınlar için emeklilik yaşı 55’ten 50’ye,........

© Katman Portal