Hakikati kim öldürüyor?
Bu yazıdan önceki iki yazımda, çoğu zaman hakikati aramak yerine, kimliğimiz haline getirdiğimiz inançlarımızı korumaya çalıştığımıza dikkat çekmiştim.
Sosyal psikolojinin “kimlik koruyucu biliş” dediği bu mekanizma, Türkiye siyasetinin birbirine taban tabana zıt dört kimlik grubunda da benzer biçimlerde işliyor.
Gülen cemaati mensubu pek çok kişi, içinde bulunduğu hareketin ciddi suçlara karıştığını kabul etmedi.
Bağlandıkları hareketin, yargıda kadrolaşarak adalet kurumunu istismar etmesini, Balyoz, Ergenekon ve benzeri davalardaki usulsüzlüklerini, 15 Temmuz darbe girişimindeki rolünü gösteren delilleri görmezden geldiler.
Çünkü mesele deliller değildi.
Asıl mesele, ahlaki üstünlüğüne inanarak bağlandıkları, yıllarca maddi manevi yatırım yaptıkları hareketin çok ağır suçlar işlediğini kabul etmekti.
Bunu kabul etmek, yalnızca bazı olayları değil, kimliklerini yeniden değerlendirmelerini gerektiriyordu.
Aynı psikoloji Kemalist çevrelerde de görülüyor.
Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal, tarihte çok önemli rol oynamış, başarılı bir askeri ve siyasi figür.
Ama onu tamamen hatasız, günahsız sayıp kültleştirenler, onun dönemindeki tartışmalı uygulamaları görmezden geliyorlar. Dersim’de yaşanan ağır insan hakları ihlallerini, Takrir-i Sükûn Kanunu ile basın ve ifade özgürlüğünün ciddi şekilde kısıtlanmasını, rekabetsiz tek parti........
