İran’ın ateşi büyütme stratejisi ve davet ettiği riskler
İran savaşın başından bu yana üçüncü kez doğrudan Türkiye’yi hedef aldı ve ilk füzedeki “rotasından sapmış olma ya da birbirinden habersiz birimlerin merkezden habersiz hareket etmesi” gibi ihtimallerin çok geçerliliği kalmadı. Adana’nın hedef alınması diğer bölge ülkelerine saldırmaktan daha farklı ve İran’ın güvenlik, bölge ve komşu okumasına dair daha derin anlamlar içeren bir adım.
İran’ın Türkiye dışında bölgedeki diğer ülkelerin hiçbiri ile asırlara dayanan bir denge ve doğrudan saldırmazlık anlayışı yok. Diğer Körfez ülkeleri nüfusları, askeri kapasiteleri, ittifakları bakımından ABD ile zorunlu fakat çok daha yakın bir iş birliğine sahip. Türkiye’nin ABD ile yakınlığı ise hep zorunluluk ve bilinçli tercih ile stratejik özerklik arasında salınan bir çizgide oldu. Kıbrıs harekâtından daha yeni bir çözüme kavuşan Suriye denklemine kadar Ankara-Washington ilişkileri hiçbir zaman Abu Dabi ya da Doha’nınkine benzer bir bağımlılığa dönüşmedi.
Ciddi bir ikilem içerisinde olan İran’ın çatışmayı sadece ABD-İsrail ile arasındaki bir gerilimin ötesine taşıma stratejisinin anlaşılır gerekçeleri var. Bir yanda savaşın ilk anında doğrudan Hamaney’in hedef alınması ve ABD ile İsrail’in kara harekâtı hariç kapsamlı bir savaşa girmesi rejimi bir varlık-yokluk mücadelesi ile karşı karşıya bıraktı. Temel öncelik varlığını devam ettirmek olunca da savaş sonrası dengeler ve komşu ülkelerle gelecek senaryoları ikincil konuma düştü.
Doğrudan rejimi hedef alan ve kısmi olmayan bir saldırı karşısında Tahran yönetimi tam ölçekli bir savaş ile kendisine saldırmanın maliyetini yükseltecek tüm düğmelere basmayı tercih etti. Çatışmanın sadece İsrail-ABD........
