PISA sınavında kimi kandırıyoruz? Kendimizi mi, OECD’yi mi?
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD’nin pek çok işlevi var ama bana göre bu kurumun yaptığı en önemli şey bilgi üretmek.
Onların ürettiği bilgi sayesinde, OECD üyesi ülkeler ekonomilerini, sosyal durumlarını, kendi rekabet avantajlarını ve eksiklerini vs. hep birbirleriyle kıyaslama imkânına sahip oluyorlar. Bu kıyaslamalardan dersler çıkartmak, öncelikler belirlemek ve buna uygun hareket edip ülkenin rekabet gücünü artırmak tek tek ülkelerin politika yapıcılarının elinde.
Ders çıkartan, önceliklerini buna göre belirleyen sonuç alır; ders çıkartmayan veya çıkardığı halde buna uygun hareket etmeyen ise diğer ülkelerin gerisinde kalmaya devam eder. Tamamen ülkeye kalmış bir şey.
OECD’nin sosyal gelişmişlikle ekonomik gelişmişliğin paralel olduğuna inandığını, bu inançla bir dizi sosyal alanda da ülkelerin birbirlerini kıyaslayabilmesi için istatistiki bilgiler ürettiğini biliyoruz.
İşte o alanlardan biri eğitim. Çünkü hepimiz biliyoruz, bireysel olarak da toplumsal olarak da iyi bir eğitime sahip olmadan refahımızı, hayatımızdan genel memnuniyet düzeyimizi yükseltemeyiz.
OECD’nin PISA adı verilen programı, katılımcı ülkelerde 15 yaşındaki çocukların genel eğitim seviyesini ölçmeye ve kıyaslamaya çalışan, bu alandaki en önemli uluslararası programlardan biri.
Bu sayede, 15 yaşındaki Türk çocuklarını Japonya’dan Amerika’ya, Çin’den Almanya’ya, Kore’den Meksika’ya yaşıtlarıyla kıyaslama imkânına sahip oluyoruz.
PISA, üç temel konuda beceri ölçüyor: Fen bilimleri, matematik ve kendi ana dilini okuyup anlama, kendini o dilde ifade etme becerisi. Diğer bütün sınavlar gibi mükemmel bir sınav değil bu ama ucunda bir eleme veya başka bir kaygı olmadığı için, aslında etkili bir sınav.
Türkiye, son 40-45 yıl boyunca dünyada çok az sayıda ülkenin yaşadığı çok özel bir demografik ve sosyal değişimi yaşamak zorunda kalan ülkenin adı.
Aynı anda hem çok büyük bir hızla artan nüfusun yarattığı kalabalık baskısıyla hem de bu nüfusun büyük bir hızla kırsal alanlardan kentsel diyebileceğimiz alanlara göç etmesinin yarattığı baskılarla boğuştu.
Bugün nüfusumuzun artış hızı çok yavaşladı diye üzülüyoruz belki ama bence üzülmek yerine odaklanmalıyız. Benzer biçimde ülke içi nüfus hareketleri, yani göç de yavaşlamış durumda. Bu da geleceği planlamakta bize yardımcı olacak bir şey.
Nüfusun hızlı arttığı dönemlerde her yıl okula başlayan çocuk sayısı bazen 1,5 milyonu buluyordu. Bunu eğitim süresi olan 12 ile çarptığınızda dehşet verici bir öğrenci nüfusuyla karşılaşıyordunuz.
Türkiye’de 12 yıllık temel eğitimde, 4 yıllık üniversite eğitiminde olanlar ile bu........
