Betonun altındaki karanlık!
Bu konuyu YouTube kanalında da işledim ama çok ilginç yorumlar geldi: “Gündeme bak millet ne konuşuyor, sen ne anlatıyorsun” benzeri şeyler işte. Türkiye’de ve dünyada neler olduğunun gayet iyi farkındayım doğal olarak ama bazen onca sarsıcı gündem içinde belki de geleceğimizi daha çok ilgilendirecek konuları anlatmayı seçiyorum. Zaten siyaset konusunda yeterince kalem oynatan çok iyi isimler var.
Neyse döneyim kuma, işte ben o belgeselden sonra ayıldım, bu da benim cahilliğim olsun. Sahi betonun içindeki kum nereden geliyormuş?
Bir nehir yatağından mı? Bir kıyıdan mı? Bir deniz tabanından mı? Yasal bir ocaktan mı? Yoksa gecenin bir saatinde, belgesi belirsiz bir kamyonun kasasından mı?
Kum, plajda ayağımıza yapışan, çocukların kale yaptığı masum bir madde gibi görünüyor. Oysa modern dünyanın gözünden bakınca kum, betonun, camın, asfaltın, yolların, köprülerin, metroların, limanların, havaalanlarının ve gökdelenlerin temel girdilerinden biri. Bugün şehir dediğimiz şeyin büyük bölümü, kumun disipline edilmiş hali. Beton biraz da organize edilmiş taş çorbası! Kulağa kaba geliyor ama uygarlık bazen tam olarak bu...
UNEP’e (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) göre dünyada her yıl yaklaşık 50 milyar ton kum ve çakıl kullanılıyor. Bu hacim, kum ve çakılı sudan sonra dünyada en çok kullanılan kaynaklardan biri haline getiriyor. Üstelik bu artık sadece eski tarz bir çevre uyarısı değil. Kum, tedarik zinciri, denetim, insan hakları, şehirleşme ve organize suç tartışmalarının içine girmiş durumda. OECD’nin kum ve silikat tedarik zincirlerine dair çalışmaları da bu nedenle önemli. Artık mesele yalnızca “nereden çıkarılıyor?” değil; “hangi koşullarda, kimin zararına, hangi denetimle ve hangi paranın içinde?” soruları.
Bir başka deyişle, kumun da pasaportu sorulacak bir çağa giriyoruz.
Bu noktada ilk yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Dünya kumdan mahrum değil. Dünya kumla dolu. Çöller var, sahiller var, kıyılar var. Sorun kumun varlığı değil; kullanılabilir kumun nerede olduğu. Her kum aynı kum değil çünkü.
Çöl kumu çoğu klasik beton uygulaması için genellikle uygun değil. Rüzgar, kum tanelerini uzun süre aşındırıyor; onları fazla yuvarlak, fazla pürüzsüz ve çoğu zaman fazla ince hale getiriyor. Betonun içinde ise kumun çimento hamuruyla iyi kilitlenmesi lazım. Yani Sahra’nın varlığı, İstanbul’da, Dubai’de, Singapur’da ya da Nairobi’de yükselen bir binanın kum sorununu otomatik olarak çözmüyor ne yazık ki.
Dubai paradoksu bunu iyi anlatıyor çünkü çölün ortasında dünyanın en yüksek binaları var malum. Örneğin Burj Khalifa 828 metreyle modern mühendisliğin simgelerinden biri. Ama çölün ortasında olmak, inşaat için doğru kuma sahip olmak anlamına gelmiyor. Binanın yapımında yüksek basınç dayanımlı betonunda kullanılan kum Avustralya’dan ithal edilmiş, 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
‘Doğru’ kum çoğu zaman insanların yaşadığı, balık tuttuğu, tarım yaptığı, su içtiği, kıyısını koruduğu yerlerde bulunuyor; nehir yataklarında, deltalarda, kıyılarda, göl ve deniz tabanlarında. Yani bir şehir yükselirken, başka bir yerde bir nehir yatağı alçalıyor olabilir.
HARİTAYI DEĞİŞTİREN MADDE!
Kumun politikaya dönüştüğü yerlerden biri Singapur.........
