Vay ki vay!
URFALI değildi ama Urfa türküleri vazgeçilmeziydi.
Torunu tarafından kendisine hediye edilen minik radyoyu ceketinin cebinden hiç çıkarmazdı. Yedek pillerini de unuttuğu görülmemişti.
TRT radyoda türkü saati ajanslardan sonraki favorisiydi.
“BİR mektup yazdırdım Urfalı kızına” türküsünde geçen “Anam duyar ise vurur dizine” cümlesi onun dünyasını çevirip çevirip başına çalardı.
Bu türküyü dinledikten sonra bir kenara çekilir kendi derununda yolculuğa çıkardı. Bu hâli herkes tarafından bilindiğinden “Ne için her defasında şaşkınlık gösterdiği, hangi mevzulara hayıflandığı ya da içinde ne gibi bir hayranlık beslediğini” soran olmazdı.
Bunun bir tek istisnası yaşlanmış yaşına rağmen yâriydi.
Gelir yamacına oturur, hiç ses etmeden kalbini kalbine tutardı.
Bu hâl kimi zaman kısa sürebildiği gibi kimi vakitlerde saatlerce devam edebilirdi.
Bunca zaman yoldaştılar. Bir yastığa baş koymuşlardı. Benzeri az bulunur zorluklarla mücadele etmişlerdi. Ancak bir günden bir güne “Beydağım bu hayıflanman nicedir, kimedir?” diye sormamıştı.
Yüce dağların rüzgârı sert olurdu elbet… Sıcağıysa kavurucu…
Eşini bir yüce dağa benzetirken beyi olduğunu da önüne bağlayıvererek her ne olursa olsun aidiyetini ifade ederdi.
SELCAN ailenin tek kızıydı.
Babayiğitti. Aktı mı coşkun sular gibi akar, taştı mı her yanı su basardı. Bir meseleye kızdıysa eğer şelaleleri görmeniz gerekmezdi. Oradan şiddetle düşen suları andırırdı gürlemesi.
Bir tek istisnası vardı bunun: “Beydağı.”
Söz konusu sevdiğiyse munis bir kediden daha munis olurdu. Kâinatın bütün merhametini........
