İslambol Efendisi
BEYLERBEY’İNDE otururdu. Zaten orada doğmuştu. Semtin de zaten ana dokusu gereği bir beylik, bir beyefendilik söz konusuydu.
Üç nesil buralıydılar. Ötesini de çok bilmiyordu zaten.
Babası ve dedesi çilek yetiştiricisiydi. Kendisi berber esnafı olmasına rağmen saatlerce çilekten bahsederdi. Dükkanında da müşterilerine mevsiminde kendileri artık yetiştirmese bile çilek ikramında bulunmayı ihmal etmezdi.
ŞİKAYETÇİYDİ aslında. Artık o eski Beylerbeyi ve çevresindeki boğaz sırtlarında yetişen çileklerin ne tadı ne de kokusu kalmıştı.
Boğaz ikliminin yoğun şehirleşmeyle bozulmasının elbette toprağa da tesiri oluyordu.
İLK tanıştığımda şaşırdığımı söylemeliyim. Kimse adıyla hitap etmiyordu kendisine. İslambol Efendi şeklinde ünlüyorlardı. Sebebini cesaret gösterip soramamıştım ama zamanla bu seslenişin sebebini bende kavramıştım.
Babasının bu konuda daha ileride olduğunu söylerlerdi.
Bırakın kötü söz söylemeyi sesini yükselttiği bile görülmemişti.
Bir defasında kendisini yontmaya fırsat bulamamış bir taşralı gelmiş ve okkalı sözler sarf etmişti de her hakaretinde “Aman Efendim Estağfurullah” ile mukabele görmüştü.
Bu nezaket ateşli muhatabın geri adım atmasına sebep olamamıştı. Tersine İslambol Efendi sessiz kaldıkça, aynı cümleyle mukabele ettikçe hırsını dindiremeyip yükselmeyi sürdürüyordu.
En sonunda yorgun düşüp uzaklaşmıştı.
TEKRAR dükkâna dönmüş........
