menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Maskeler Düştüğünde Hakikat Konuşur: Siyonizm, İşgal, Müstemlekecilik ve Adâlet Yüzyılı

18 0
27.09.2026

Siyonizm, 19. yüzyıl Avrupa antisemitizmi ortamında gelişen ve 1897 Basel Kongresi'yle Filistin'de Yahudi millî yurdu hedefi etrafında kurumsallaşan bir milliyetçi hareket olmakla birlikte, özellikle Filistin'deki toprak, egemenlik ve yerleşim politikaları bakımından ciddi tarihî, hukukî ve ahlâkî tartışmaların merkezinde yer almıştır.

“Güvenlik”, “tarihî hak”, “demokrasi” ve “antisemitizmle mücadele” gibi meşruiyet ifadeleri, Filistin halkının kendi kaderini tayin, mülkiyet, güvenlik ve insan haklarını ortadan kaldırmanın gerekçesine dönüştürülemez. Nitekim 1967 sonrası işgal ve yerleşim politikaları uluslararası hukuk bakımından ağır eleştiri ve kararlara mevzu olmuştur.

Bununla beraber mesele Yahudileri topluca suçlamak değil, belirli ideolojileri, devlet politikalarını ve hukukî uygulamaları müşahhas neticeleri üzerinden değerlendirmektir.

Filistin meselesinde kalıcı ve etkili mücadele sadece hamasetle, nutukla değil; ilim, hukuk, güçlü diplomasi, nitelikli eğitim, bağımsız üretim ve teknoloji, ekonomik ve kurumsal kapasite, doğru medya ve uluslararası vicdan dayanışmasıyla mümkündür.

Çünkü hiçbir tarihî mağduriyet yeni bir mağduriyetin, hiçbir güvenlik gerekçesi sınırsız hâkimiyetin ve hiçbir ideoloji adaletsizliğin ruhsatı olamaz. Maskeleri gerçekten düşüren şey, hakikat, zulmü sınırlandıran ise güçten önce adâlettir.

Bir halkın hafızasında iki bin yıllık bir özlem ve kudsiyet arayışı, başka bir halkın hafızasında ise yetmiş beş yılı aşan derin bir yara, mecburî göçler, mülksüzleşme, müstemleke, parçalanmış hayatlar; soykırıma uğramış toplumlar vardır.

İnsanlık tarihinin bu en sancılı ve manipülasyona açık kesişiminde, aynı şehirlerde, aynı sokaklarda iki ayrı hafıza karşı karşıya duruyor. Fakat bir tarafın tarihî ve dinî özlemini kabul etmek, diğer tarafın bugün var olma, toprağında şerefiyle yaşama ve kendi kaderini tayin etme hakkını yok saymanın gerekçesi olamaz.

Filistin meselesi, sınırları bir coğrafyayla çizilemeyecek kadar geniş; küresel vicdanın, adâlet duygusunun, uluslararası hukukun ve medeniyet iddialarının en çetin imtihanıdır.

Bu meselede hakikate ulaşmanın ilk şartı; gücün, propagandanın ve siyasî pragmatizmin ördüğü meşruiyet maskelerini tek tek kaldırmak ve perdenin arkasındaki zihniyeti, hukukî ve ahlâkî bir süzgeçten geçirmektir.

Siyonizm, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yükselen antisemitizm, pogromlar ve asimilasyon krizlerine bir tepki olarak gelişen Yahudi milliyetçilik akımlarının genel adıdır. Theodor Herzl önderliğinde 1897 Basel Kongresi’nde siyasî bir programa kavuşan bu hareket, başlangıçta antisemitik komplo anlatımlarında iddia edildiği gibi "dünyayı yönetme gizli projesi" olarak doğmamıştır.

Siyonizmi bu tür dayanaksız ifadelerle açıklamak, meseleyi gerçek siyasî, kurumsal ve tarihî zemininden koparır. Siyonizm, tarihî belgelere dayandığı üzere, Filistin üzerinde Yahudi ulusal egemenliğini hedefleyen bir milliyetçilik projesidir.

Ancak tarihî kırılma ve ahlâkî trajedi tam burada başlar: Bir halkın güvenlik ve kendi kaderini tayin hakkı arayışı, o topraklarda yüzyıllardır yaşayan başka bir halkın hukukî ve insanî haklarını felç eden bir devlet düzenine dönüştüğünde meşruiyetini yitirir.

Siyonist siyasetin ve işgal düzeninin varlığını sürdürebilmek için ardına sığındığı meşruiyet ifadeleri, birer birer incelendiğinde, bu "maskeler"in ardındaki yalın hakikat ortaya çıkmaktadır:

Yahudi nüfusunun Holokost tecrübesi ve yaşadığı tarihî travmalar gerçektir. 7 Ekim 2023’te sivillere yönelik faaliyetler ve rehin alma hadiseleri, İsrail toplumunda güvenlik kaygısını en üst seviyeye çıkarmıştır.

Ancak bir devletin güvenlik ihtiyacı, uluslararası hukukun üzerinde sınırsız bir yetki alanı üretmez. Güvenlik gerekçesi; yerleşimlerin genişletilmesinin, ilhakın ve bir halkın topraksız bırakılmasının mazereti olamaz.

Uluslararası Adâlet Divanı’nın (ICJ) 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşü, İsrail’in 1967’den beri işgal altında tuttuğu Filistin topraklarındaki varlığının, ilhak politikalarının ve yerleşim faaliyetlerinin hukuka aykırı olduğunu tescillemiştir.

Bir tarafın güvenlik hakkı, diğer tarafın insan haklarını ve varlık hakkını askıya almanın gerekçesi yapılamaz.

İsrail’in kendi iç yurttaşlık mekanizmaları bakımından seçimler, parlamento ve yargı organlarına sahip olduğu doğrudur. Fakat 2018 yılında kabul edilen "Ulus-Devlet Temel Yasası" ile ulusal kendi kaderini tayin hakkının sadece Yahudi halkına özgülenmesi ve Yahudi yerleşimlerinin "ulusal değer" ilan edilmesi, devletin niteliğindeki etno-dinî ayrımcılığı gözler önüne sermiştir.

Dahası, işgal altındaki topraklarda yaşayan milyonlarca Filistinlinin bu "demokratik" düzende hiçbir siyasî hakkının bulunmaması, demokrasi iddiasının coğrafî ve insanî sınırlarını göstermektedir.

Yahudi hafızasının Kudüs ve Siyon ile binlerce yıllık tarihî ve dinî bağı inkâr edilemez. Ancak tarihî ve dinî hafıza, bugün o........

© İstiklal