Nasıl Bakmalı? İran
İran’a bakış açısı tarihin her döneminde tahminlerin ötesinde sonuçlar ile tamamlanmış süreçleri içermektedir. Mesele yalnızca bugün sokakta atılan sloganlar ya da Washington’dan gelen tehdit cümleleri değildir. İran, yarım yüzyılı aşan bir süre boyunca biriktirilmiş, bastırılmış travmaları ile kırılma eşiğine gelmiş bir ülkedir. Baskın dini yapının travmaların alt yapısını oluşturduğu yadsınamayacak şekildedir. Bugün yaşananları anlamak için, takvimi geriye sarmak gerekir. Zira müspet ya da menfi; hiçbir kriz anlamsız doğmaz.
1970’lerde tahkim edilmemiş toplumsal kültür seküler olma yolunda ilerlerken, zayıf bir iktidar bağı etrafında, monarşinin en zayıf halinde seyretmekteydi. İran Batı’nın gözünde Ortadoğu’nun vitriniydi. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, modernleşmeyi (!) dayatan tavrı, devrimin ayak seslerini oluşturan etkenlerden bir tanesiydi. Petrol gelirleri, tüketim kültürü ve askeri güç, rejimi güçlü gösteriyordu. Ancak toplumsal meşruiyet sorunları süreçlerin hızlanmasına neden oldu. 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi, yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda Batı merkezli modernleşme tahayyülüne karşı tarihsel bir reddiyeydi. En azından görünen kısmı böyleydi.
Bu reddiyenin ana omurgasını Şii siyasal düşüncesi oluşturdu. Humeyni liderliğinde şekillenen model, yalnızca dini bir yorum değil, devletin ahlaki denetimini de üstlenen bir siyasal iddia olarak ortaya çıktı. Devrim sonrası İran, içerde dindar bir toplumsal seferberlik dili, dışarda ise kuşatılmışlık bilinciyle hareket etmeye başladı. ABD Büyükelçiliği baskını ve rehine krizi, bu kopuşun sembolik zirvesiydi. O günden sonra İran, kendisini sürekli tehdit altında gören, bu tehdidi hem iç kontrolü meşrulaştırmak hem de dış politikasını sertleştirmek için kullanan bir yapı haline geldi. Gerçek bir tehdit olup olmadığı tartışması sürekli dillendirildi. İsrail’in ülke içerisinde gerçekleştirdiği eylemlere bakıldığında tehdit varlığının gerçekliği bu tartışmayı alevlendirici mahiyetteydi. Garip........
