menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kral Thamus’un Endişesi ya da İnsanın Felaket Eli

7 0
24.03.2026

Her buluş ya da icat, hayatımıza, yan tesiriyle birlikte giriyor. Her buluşun ya da icadın yanında bir de negatifi var. İnsanlığın tarihi bu çifte tesirin etkisi altında kuruluyor. Yazgımız böyle. Demirin insan hayatına girmesi olağanüstü bir başarı hikâyesidir fakat aynı zamanda “mertliğin” bozulmasına sebep olan “delikli demir”in de habercisidir. Tüfek, düşmanlarımıza üstünlük sağlar ama masum bir insana pusu kurmanın yolunu da açar. Sanırım birçok buluş için bu düşünce geçerlidir.

Modern ilaç sektöründe daha belirgin bir şekilde görüldüğü gibi insan eli, hem şifayı hem de hastalığı birlikte üretiyor. Ya da insan, doğası gereği, her saadetin içinden felaket damıtacak bir yol bulabiliyor.

O yüzden ortaya çıkan her yenilik beklentimizi bütünüyle karşılamıyor. Heyecanla, “Evet, işte bu!” diyemiyoruz yeni olan her şeye. Hep kuşkulu bir ara bölgede, bir yanılma payı bırakmak zorunda kalıyoruz. Umduğumuzun tam aksiyle karşılaşmamız da mümkün. Modernliğin yeryüzünde dünya cenneti kurma idealinin insanlığı sürüklediği kıyamet gibi. Dünyada cenneti ararken yeryüzünün cehenneme çevrilmesi ve bilgiye ulaşmamız için üretilen araçların bilginin üzerini örtüp cehalete yol açması gibi… Bir sürü acı deneyim kuşkumuzu perçinliyor.

Aşırıya gitmenin zıddına dönüşmesi olgusu bu. Modernlik biraz da budur.

Vaktiyle matbaaya büyük umutlar bağlayan Martin Luther’in umudunun boşa çıkması da bu hikâyeye dâhil. Luther, dinî aydınlanmada matbaadan büyük beklenti içindeydi. Matbaayı, İncil’in seri üretimini sağlayan Tanrı inayeti olarak görüyordu. Ona göre, seri üretimle İncil her haneye girecek ve insanlar da dinî bilgiyi tekellerinde tutan kilise babalarının tasallutundan kurtularak kendilerinin teoloğu ya da “Papa”sı olabilecekti. Oysa tarihin akışı Luther’i yalanladı. İncil’in seri üretimi ve hızlı dolaşımı insanları kilisenin hâkimiyetinden kurtardı belki ama Avrupalılar hiçbir zaman Luther’in beklediği gibi ne daha dindar ne de kendi kendilerinin teoloğu oldular. Aksine matbaa, daha dünyevi ve seküler bir dünyanın kapısını araladı. Hatta matbaa ve onun uzantısı yeni teknolojiler seküler bilginin yeni tekellerine dönüştüler. Dolayısıyla “Gutenberg Galaksisi”ne bağlanan büyük umut hüsranla sonuçlandı. Artık oranın sakinleri, eskiye oranla çok daha yalnız, çok daha bireyci ve çok daha din dışı.

Dolayısıyla Luther’in naif iyimserliği karşılıksız kaldı.

Luther, Platon’un Phaedrus adlı eserindeki Kral Thamus’la Tanrı Theut’un diyaloğundan haberdar mıydı bilemiyorum. Haberdar olsaydı sanki matbaaya bu kadar bel bağlamazdı. Çünkü bu diyalogda araçların, amacı saptırma ihtimaline dair dikkat çekici bir uyarı var. Diyalog Sokrates’in, arkadaşı Phaedrus’a anlattığı bir hikâyede geçiyor. Hikâyeye göre Kral Thamus bir gün sayılar, hesaplamalar, geometri, astronomi ve yazı gibi birçok şeyin mucidi olan Tanrı Theut’u misafir eder. İcatlarla ilgili görüş alışverişinde bulunurlar. Kral Thamus anlatılan icatlarla ilgi çeşitli yorumlar yapar; icatlardan kimini beğenir kimini de beğenmez. Sıra yazıya geldiğinde ise ikili arasında, güncelliğini halen korumaya devam eden önemli bir konuşma geçer.

Tanrı Theut: “Sayın kralım” diye seslenir Thamus’a, “bilgeliğin ve hafızanın reçetesini buldum, bu; Mısırlıların bilgeliğini ve hafızasını geliştirecek bir başarıdır.”

Her teknik buluşun hayatı kolaylaştırmasının yanında bazı olumsuz sonuçlar da içerebileceğine dair çekinceleri olan bilge Kral Thamus ise Tanrı Theut’a şu anlamlı cevap verir: “Ey mucitlerin piri, icat yapmak ayrı şey, icadın onu kullananlara fayda mı yoksa zarar mı getireceğini kestirmek ayrı şey. Harflerin babası olan sen sevgi dolayısıyla onlardan verecekleri neticenin tam aksini bekliyorsun. Yazıyı kullanmaya başlayanlar hafızlarını kullanmaktan vaz geçecekler ve unutkanlaşacaklar. Bir şeyleri hatırlamak için iç kaynaklarını kullanmak yerine harici bir takım işaretlere bel bağlayacaklar.” (Neil Postman, Teknopoli)

Şimdi, Tanrı Theut’la Luther’in naifliğini birleştiren bu diyaloğa nasıl bakmalıyız? Köprünün altından onca su aktıktan sonra ve hatta benzer sular akmaya devam ederken.

Örneğin günümüz eğitim anlayışını tamamen dijital platformlara emanet eden yenilikçi anlayışa ne demeliyiz?

Bir taraftan dijital hegemonyadan bahsedip diğer yandan dijital tabanlı eğitime ağırlık vermek tezat değil mi? Kral Thamus’un bilge bakışından bizim nasibimize bir şeyler düşmez mi acaba? Yoksa kollarımız kopma pahasına, yeni yöntem ve yaklaşımlara karşı gardımızı sürekli yukarıda mı tutmamız gerekiyor?

Meselenin toptancı argümanlarla ele alınmasının mahzurlarının farkındayım. Dikkat çekmek istediğim husus, eleştirel düşüncenin mevziini terk etmesidir. Elbette hayatımızın her alalına sızan dijital enstrümanlardan, mutlak anlamda kaçınmamız mümkün değil. Fakat bunların hayatımızdan neleri alıp götürdüğüne dair bir hesap defteri ya da ihtiyat parantezi açmamız gerekiyor.  Oysa çoğu insan meseleyi, ya Tanrı Theut’la Luther’in saf penceresinden bakarak olumluyor ya da aksine toptan reddetmeyi tercih ediyor.

Galiba olması gereken, Tanrı Theut’la Luther’in iyimserliğinin yanına denge unsuru olarak Kral Thamus’un çekincesini, önsezisini ve bilgeliğini koymak. Tarihin akışı, çoğunlukla Kral Thamus’u haklı çıkarıyor çünkü.  Hele de aşağıdaki cümleleri okuyunca bu haklılığı daha çok teslim ediyoruz.

“Sen hafıza için değil, hatırlama için bir reçete keşfettin. Bilgeliğe gelince, öğrencilerin, hakikati olmayan bilgelikleri sayesinde şöhrete ulaşacaklar fakat bir yol göstericiden yoksun öğrencilerin sadece malumat sahibi olacaklar. Sonuçta belki bilgili sayılacaklar ama birçok şeyin cahili olacaklar. Gerçek birer bilge olmak yerine bilgeliğin gururuyla yetinen bu insanlar toplum için de birer yük haline gelecekler.”(aynı eser)

Toplum için “yük haline gelmek” bizler için çok tanıdık ve yakıcı bir tespit değil mi?      


© İnsaniyet