Kelimât ve Amişnâmeler
Fizik âlemindeki sonsuz renklilik ve çeşitliliğin bir benzeri de düşünce dünyasındadır. “Dünyada başparmak kadar farklı beyin vardır” cümlesiyle ifade edilen gerçek de bu olsa gerektir. İnsan aynı metinleri okur farklı yorum yapar, aynı sözleri duyar değişik netice çıkarır. Bunun tabii sonucu olarak aynı üstadan ders alanlar farklı bir yolun yolcusu olabilir, aynı mürşidden feyz alanlar değişik bir meşrebin kurucusu olabilirler. Bu gerçeğin ilk örneği olarak dört halifeyi vermek hoşuma gider. Dördü de Hz. Peygamber Efendimizin rahle-i tedrisinden feyz almışlardır. Buna rağmen hiçbirinin tavır ve tutumu diğerinin aynı değildir. İlim ve kültür tarihimizde var olan mezhep ve tarikatlar bu insanî gerçeğin doğal bir neticesidir. Bu genel girişten sonra mezhepleri şimdilik bir tarafa koyarak tarikatlar hakkında değerlendirmeler yapmaya çalışalım.
İslâm düşünce tarihinin ihmal edilmemesi gereken bir bölümü de tasavvuf ve tarikat dünyası ile ilgilidir. İlk klasikleri kaleme alan sûfilerden Muhyiddin İbn Arabî’ye uzanan beş asırlık çizgi, Suhreverdi-i Maktûl’den Molla Sadra’ya ulaşan farklı yorumlar, bu rengârenk âlemin sadece bir kısmıdır. Dergâhlarda talim ve tedris edilen, ikili sohbetlerle geliştirilen, karşılıklı tenkitlerle zenginleştirilen, sert tepkilerle zaman zaman kabuğuna çekilen bu düşünce tarzının yazılı belgeleri; kitap ve risaleler halinde asrımıza ulaşmıştır.
Günümüz dünyasında materyalizm, sekülerizm ve kapitalizmin büyük direnciyle karşılaşan bu kültür -itiraf etmek gerekir ki-zor bir dönemden geçmektedir. Mabet, kilise, havra ve caminin miadını doldurduğunu düşünen uluslararası sefil zihniyet, bazı insanların hoşuna gitmektedir. Türkiye gibi kimi İslâm ülkelerinde bu düşünme ve yaşama şeklinin kurumları olan dergâhların kapatılması veya temsilcilerinin itibarsızlaştırılmış olması konuyu onların/kapatanların istediği anlamda kontrol altına alamamış, aksine çığırından çıkmasına, erken kalkanın kendisini “şeyh” ilan etmesine sebep olmuştur. Dergâhların kapatılmasının ardından yüzyıl geldi ve geçti. Hâlâ konuyu soğukkanlı bir şekilde ele almayı bir türlü beceremedik.
Tasavvuf âlemindeki dikkat çekici renklerden biri de melâmiliktir.[1] Bu konuyu, patenti bendenize ait olan şöyle bir benzetme ile açabiliriz. İslâm yüz şeritli bir otoyol gibidir. Sağında ve solunda iki kırmızı çizgi vardır: Farzlar ve haramlar. Bu şeritlerden biri de tasavvuftur. Devam ediyoruz: Tasavvuf da kendi içinde yüz şerittir. Bunlardan biri de melâmiliktir. Yaklaşık bin yıldan beri temel ilke ve eserleriyle varlığını sürdüren bu yol ve meşrep, dış görünüş ve gösterişe giden yolları tamamen kapatarak gizli ve sırlı bir hal ile Peygamber efendimizin hadisinde yer alan “imanın tadını tatma” yı hedeflemektedir.
Bu gönül eğitiminin değişmeyen üç ilkesi şöyle tesbit edilebilir:
Yolun yolcularının özel kıyafeti ve özel mekânı olmamalıdır. Çünkü bu durum “ben dervişim” demektir. Dolayısıyla gösteriştir, riyanın kapılarını aralar. Riya da manevi hayatı ayakta tutan serveti tarumar eder.
Yolcu, eksikliklerinden, kusurlarından gerektiğinde sözedebilir ama artılarından bahsetmemelidir. Bu arzu nefsin bir tuzağıdır. Bu yolda ilerleyebilmek için gönül zenginliklerini, ilâhî ikram ve armağanları saklı tutmak gerekir.
Yolun “usta”sının rehberliği esastır. Onunla buluşulan her yer “dergâh”tır. Tekke gibi mimarî bir kurum, tarikat gibi sosyal teşkilatlarla oluşan âdap erkân adet ve gelenekleri ruhânî yolculuğu engelleyici unsurlardır.
Yukarıdaki benzetmeye devam edilirse melâmiliğin de kendi içinde rengârenk olduğu, lehinde aleyhinde birçok güft ü gu’nun bulunduğu söylenebilir. 1072 de vefat eden Abdülkerim Kuşeyrî, konu ile ilgili sert tartışmalara girmemek için tasavvufun temel terimlerini geniş bir şekilde anlattığı meşhur Risale’sinde bu terime hiç yer vermemiştir. Aynı yıllarda Keşfu’l-mahcûb isimli Farsça eserini kaleme alan Hucvirî ise konuyu geniş bir şekilde açıklamıştır[2]. 1240 yılında Şam’da vefat eden Endülüs’lü Muhyiddin İbn Arabî şu ifadesiyle, melamiliğin, manevi makamların en üst kısmında yer aldığını söylemektedir: Melamilikten sonra tek bir makam vardır: Risalet. Burada şu cümleyi de ilave etmemiz gerekir: Yukarıda sıralanan üç temel ilke bütün tasavvufî yolların dikkat ettiği konulardır. Onun için bazı tarikat ehli insanların biyografileri hakkında bilgi verilirken tarikatı belirtildikten sonra melâmi meşreb olduğu da ilave edilir.
Osmanlı kültür coğrafyası için bu renkliliğin tipik bir örneği, XV. yüzyılda Ankara’da Hacı Bayram Veli’nin dergâhında yetişen iki kişi ile verilir: Dede Ömer ve Akşemseddin. Bursalı olan birinci ismi takip edenler daha sonraki asırlarda Bayramî Melamileri olarak anılırken Şam doğumlu ikinci ismin dostları Bayramîler şeklinde tasavvuf tarihine intikal edecektir.
1839 yılında Afganistan’ın Belh/Kunduz şehrinde doğan Abdülkadir-i Belhî, Nakşî-Müceddidî icazetini babasından aldıktan sonra ailece Konya, Bursa üzerinden İstanbul’a geldi. Eyup Murad Buharî dergahında 46 yıl şeyhlik yaptıktan sonra 1923 yılında vefat etmiş olan Belhî, aynı zamanda Melâmî-Hamzavî kutbu olarak tanınan zatların son halkası olarak kabul edilmektedir.[3]
Böyle bir durum Halvetiyye’de de vardır. Bu tarikatın Şabaniyye koluna mensup olan Kuşadalı İbrahim Efendi’ye bir gün tekkesinde yangın çıktığı haberi verilir. O istifini hiç bozmadan bu habere “masivadan kurtulduk” şeklinde cevap vermesi sözkonusu neşvenin bir tezahürü olarak değerlendirilir. Kuşadalı’nın yerine geçen Bosnalı Tevfik Efendi’den feyz alan Ömer Efendi’nin en meşhur müridi ise Ahmet Amiş Efendi’dir. Yani mevliden Tırnova, tarikaten Şabânî, meşreben Melâmî.
Üç Ayrı Tarikat ama Aynı Meşrep
İstitrat olarak kaydedelim: Geçen sene (09.10.2025) İstanbul’da vefat eden ve........
