Umutla Yaşamak (2)
8 Ocak 2026 – Pazar
Ölümü düşünmek, hayatı daha derin ve anlamlı yaşamaya vesile oluyor. Şu kış gecesinde, dışarıyı, dağları ve ovaları adeta bir gelinlik yahut kefen gibi sarmış olan karın kokusunu ala ala bu cümleyi kuruyorum. Ölüm, bir yönüyle düğün dernek değil midir? Mevlânâ’nın ifadesiyle, “sevgiliye kavuşma vesilesi”… Kış, bahara gebedir. Gün gelecek toprağa cemre düşecek. O vakit karlar eriyecek. Koyunlar kuzulayacak. Toprak bağrında beslediği tohumlarla şen şakrak bir konsere başlayacak. Çiğdemler fışkıracak topraktan, şakayıklar, papatyalar… Tazelenecek hayat.
Kış olmasaydı, baharın bu denli anlamı olur muydu? Bahar yeni bir hayat. Ölüm o hayata açılan kapı. O kapıdan, şah da olsan, köle de olsan geçeceksin. Öyle demişti Çarh-nâme’de Ahmet Fakih; madem yaratıldık ve bize bir can emanet edildi, gün gelecek ölüm meleğinin avucuna bırakacağız can emanetini.
“Yaradılmış cemī´i öliserdür
Kalısardur hemān ol Ferd ü Rahmān”
Kış bana hep hayat ve ölümü hatırlatır. Doğumla başlayan hayat ölümle yeni bir evrene tebdil edecek… Orada ahiret hayatı başlayacak. O bakımdan ölüm, bir yönüyle doğumdur.
Yıllar önce, babamı ebedi yurduna uğurladığımız günlerde ölüm fikri zihnimi öylesine esir etmişti ki tarif edemem. Sorumluluklarım artmıştı. Bir den yaşlanmıştım. Kardeşlerim, ailenin meseleleri üzerimde kalmıştı. Bir yandan da doktora teziyle meşguldüm. Hayatın çarkları arasında sıkışıp kalmıştım. Babamın göçü, tarifsiz bir boşluk bırakmıştı. İşte o günlerden birinde karşıma çıkan İbn. Sina’ya atfedilen bir risale ilaç gibi gelmişti. Bu risale, Ölüm Korkusundan Kurtuluş adıyla M. Hazmi Tura tarafından dilimize kazandırılmıştı. Sonradan Mehmet Bayraktar hocamla bu risaleyi konuştuğumda, bu risalenin İbn. Sina’ya sadece atfedildiğini, onun eseri olamayacağını öğrenmiştim. Fakat bu önemli değildi. Zira o risale derdime derman olmuştu. Korkularımı yenmeme katkı sunmuştu. Sonra okumalarım devam etti. Nihayet Sufi Aşk ve Ölüm o okumaların neticesinde zihnimde oluşan konulara dönük gayretin neticesinde ortaya çıkan yazılardan oluşur.
Dert edinirsen, derman ararsın. Derdi olmayanın dermanla ne ilişkisi olsun? O sebeple ilim ve sanat adamları dert pazarına uğramaktan imtina etmemeli. Dert pazarı, yürüyen hayattır. İnsandır. Çarşıdır. Kitaptır. Makaledir. Bizzat şu içinde yaşanan alemdir. İşte kar, orada yağıyor. Bereket vesilesi oluyor. Ben onu temaşa ederken birden ölüm kavramını düşünüyorum… Neden kar bana ölümü düşündürüyor? Bu soruya cevap ararken fark ettim ki, bugünler sevdiğim pek çok dostun göç günüdür. Mesela dünkü tarihte Meriç Ablamız, değerli üstadım Sadettin Ökten’in kıymetli refikalarının vuslat günüydü. Evde Meriç Ablamızı konuştuk. Fatihalarımızı hediye ettik. Bu bahaneyle hocamı aradım, halleştik… Bugün de Bursa’nın sırlı ağabeylerinden Cahit Çollak’ın göç günü. Onu da rahmetle andık. Hatıralar birer birer gözümün önünden akıp gitti. Ne güzel ağabeyimizdi Cahit ağabey… Ne hoş bir dost!
Bu hatırlayışlar olsa gerek, bana bu kış gecesinde ölümü konuşturan. Tabi, hatırımda Efendimizin “Ağızların tadını kaçıran ölümü, çokça hatırlayın.” emri de var. Sufilerin ölüm tefekkürü (râbıta-ı mevt) tasavvuruyla hayata geçirdikleri bu kutsal emir, kim bilir nice şiire, nice derin ve manalı sohbete ve nice esere vesile oldu… Bu meyanda Yunus’um geldi yâdıma, sustum. İnsan, ölümsüzlük iksirini araya dursun; ölüm meleği vazifesini hiç aksatmadan yapıyor. Mühim olan, dedim, her halde ölümü unutmadan şu hayat emanetini korumak ve doğru bir şekilde anlamlandırabilmektir. Nihayetinde yegâne maksadımız, iman ile huzura varmak, cemâli temaşa etmektir.
Kar rahmettir. Berekettir. O rahmete, o berekete iltica edip, acziyetimle niyaza duruyorum. Huzur sağanak sağanak iniyor gönül şehrime… Binlerce şükür.
12 Ocak 2026 – Salı
Bu akşam Türk İslam Edebiyatı Akademisyenler grubunda paylaşılan bir haber, beni derin bir muhasebeye sevk etti. Haberde hocalarım Mehmet Akkuş ve Ali Yılmaz ile akademik süreçte yol arkadaşım olan Zülfikar Güngör ve bendenize birer armağan kitap hazırlandığı ve bu kitapların bir program çerçevesinde 23 Ocak 2026 günü Ankara’da takdim edileceği kaydedilmekteydi.
Öncelikle mutlu olduğumu beyan etmeliyim. Mutlu olmama vesile olan husus, kitabın neşrinden öte “vefa” kavramına yapılan vurguydu. Vefa, tükettiğimiz bir değer. O sebeple dekanlık dönemimde “vefa günü” adı altında bir gün ihdas etmiştim. O günde fakültemizde hoca ve memur olarak görev yapanlar, vakıf hizmetinde bulunan hayırseverler ile öğrencilerimizden ahirete intikal edenleri anıyoruz. Hatimler okunuyor, mevlid ihtifali yapılıyor ve cemaate lokma dağıtılıyor. Bugünün ihdasından murat “unutulan”ı hatırlatmaktır. Maalesef üzerinde akademik dünya vefasızlar dünyasıdır. Bu konuda anlatacak çok hikâyelerim var; ama meselemiz şimdi o değil… Mesele, meslektaşlarımızın “vefa” kavramını eksene alarak birer armağan........
