Padişahın İşi Ne?
Soğuk algınlığına yakalanınca insanın eli kolu kalkmaz. Bedenimiz hastadır ama belki ruhumuz daha da hasta. Bir mola vermek ister insan; yoğunluğa, koşturmacaya… Belki de bu yüzdendir hastalığın bedenimizi ziyaret edişi. Bu hıza, bu telaşa biraz dur demek ister hücrelerimiz. Rahatsızlık bedene girince olup biteni bir seyretmemiz istenir. Ancak hayatın hızla geçip gidişinde hep başka başka önceliklerimiz vardır. Çocuklar, geniş ailemiz, geçim kaygısı, kira ödemesi, temizlik, tadilat… vb şeklinde liste uzayıp gidiyor. Sosyal yaşam, arkadaşlık, komşuluk ilişkileri, paylaşım ve hatta duyarlılık gibi konular tercihlerimizde daha sonraki sıralarda yer alıyor. Bazen de sıralamaya giremiyor.
Mahalle kültürünün egemen olduğu zamanlarda yaşam ne güzeldi. Mahalleden birinin hastalandığını duyunca bir tüm tavuk ve bir kilo süt ile hastanın kapısı hemen çalınırdı. Tavuk suyuna çorba pek çok hastalığa dermandır. Süt ise içildiğinde uzun süre tokluk verdiği için yemek yapamadığı zamanlarda ‘en azından bir bardak süt içsin’ diye götürülürdü. Hasta ziyaretlerindeki incelik bununla sınırlı değildi. Kemiklerle ilgili sorunu olan hastaya paça çorbası yapılıp içirilirdi. Kuvvet bulsun, çabuk iyileşsin diye. Ayrıca yapılacak işleri varsa diğer komşular hemen yardıma gelir. Evi süpürülür, temizliği yapılırdı. Evinin balkonuna ya da penceresine sarı bir çiçek yerleştirilirdi. Sarı çiçek, “bu evde bir hasta var” anlamı taşıdığı için sokaktan geçenler hastayı rahatsız etmeyecek şekilde yollarına devam ederlerdi. Hasta olana karşı merhametimiz ve duyarlılığımız yüksekti…
Birkaç gündür hastayım. Yatak döşek yatıyorum. Üniversiteyi kazandığımdan beri bu şehirde tek başıma yaşıyorum. Artık alıştım sayılır. Tek sıkıntım sağlığımın bozulması. Çünkü hastalanınca kimse yanımda olmuyor. Hatta iş yerindekiler bile “iyileşmeden gelme, bize de bulaştırma” diye o kadar rahat bir şekilde söylüyorlar ki… Rapor aldım dört günlüğüne, toparlayabilmek için. İşlerim birikti bu sırada. Biriken işlerden mütevellit arkadaşlar arayıp duruyorlar. “Ne zaman geleceksin?” sorusu ilk soruları oluyor. Gitmediğim her gün, yapmam gereken işler onlara yüklendiği için arıyorlar. Hastalığımı merak ettikleri için değil… Tamam, çorba getirmelerini beklemiyorum kimseden, ama bir arkadaşım uğrasa ve bana ilaç veya vitamin getirse… Neyse neyse, duyarlılığımız neredeyse…
Birbirine yardım konusu sadece hastalıkla sınırlı değildi. “Ne olur ne olmaz” diye düşünüldüğü için komşuya yedek anahtar bırakılırdı. Çocuklar anahtarı evde unuttuklarında eve girebilmek için bu yedeği kullanırlardı. Bazen de evden çıkan kişi dikkatsizlikle anahtarı almadan evden çıkınca “eyvah” demek yerine “neyse ki yedek anahtar komşuda var, kapıda kalmadık çok şükür” deyiverirdi.
Saate bakınca işe geç kaldığımı fark ettim. Nasıl hazırlandığımı bilemedim ama apar topar evden fırlayıverdim. O sırada dalgınlığıma gelmiş, kapıyı çekince anahtarı evde unuttuğumu geç de olsa hatırladım. İşe gecikmenin telaşı bir yandan, anahtarı evde unutmanın heyecanı diğer yandan bastırınca oldukça tedirgin oldum. Kapıyı kilitleyememiş olmanın vesvesesi de buna eklenince… Asansör geldi ve içinde birileri var. Belki de komşulardan biri. Bu duygu durumumu onlara hissettirmemem lazım. Kimin nasıl biri olduğunu bilmiyoruz. Hayırlısı da var hayırsızı da…
Çocuklar, mahalle kültüründe daha rahat hareket ederlerdi. Oyun çağında olan çocuklar bahçede arkadaşlarıyla saklambaç, futbol, yakar top gibi oyunlar oynardı. Bu oyunlar vasıtasıyla çocuklar takım olmayı, kendi hakkını yedirmeden arkadaşının hakkını da korumayı, güçlü olsa da kendinden zayıf olanı ezmemeyi, tartışma anında sakin kalabilmeyi ya da tartışanlar arasında arabuluculuk yapmayı öğrenirlerdi. Çocuklar mahalledeki herkesi tanırdı. Mahalle sakinleri de onları tanır, hangi çocuk kendi bölgelerinde yaşıyor bilirlerdi. Sokakta oynayan çocuklara kimisi su kimisi salçalı ekmek verirdi. Bilirlerdi ki evlatları da onlardan biri, onlardan biri de evlatları…
Eve dönerken iri kıyım bir adamın, küçücük bir çocuğu kolundan tutup götürdüğünü gördüm. Çocukla tanıştıklarını zannetmiyorum. Çünkü çocuk “abi vallahi aradığın Ömer ben değilim” diyordu ağlamaklı sesiyle. Ama adam kararlı tavrından vazgeçmeyip daha da sinirli bir şekilde “kes!” Dedi ve çocuğu zorbalamaya devam etti. Bu sırada ben cesaret edip de “ne yapıyorsun kardeşim” diyemedim. Birkaç kişi dükkânların önüne çıktı. Elleri ceplerinde çocukla adamın gidişini seyrettiler. İki kişi de bu olayı kameraya aldılar. “Akşam bunu paylaşalım” dedi biri. Diğeri de “bu görüntülerin altına çok yorum gelir” dedi.
Eskiden de hayat telaşı vardı. Yerine getirmemiz gereken sorumluluklar, ilgilenmemiz gereken çocuklar, evimizin düzeni, geçim kaygısı… Bu saydıklarımızın hepsi eskiden de bizimleydi. Ama vicdanımız, merhametimiz ve en önemlisi duyarlılığımız vardı. Bugün ise kapılarımız daha sağlam, kilitlerimiz daha güvenli olmasına rağmen gönlümüzün gözü kapalı. Kimse kimseyle paylaşım yapmak istemiyor. Söylediklerim yanlış anlaşılır diye korkuyor. Bazıları da sosyal medyadaki yayınlarda sosyalleşmeyi tercih ediyor. O mecrada yer alınca daha duyarlı olduğunu düşünüyor. Ancak unutulan şey duyarlı olabilmek için sosyal bir çevrenin içinde yer almak. Burada bahsetmek istediğim “eskiye dönelim” anlayışı değil. Burada bahsetmek istediğim duyarlılığımızı yeniden ayağa kaldırıp bizi biz yapan değerlere yeniden sahip çıkalım. Karşımızdaki kişiyi tanısak da tanımasak da yardıma ihtiyacı olduğunda ona el uzatalım. Sözün özü, bahsetmek istediklerimi sizlere sultan III. Murat’ın bir kıssasıyla aktarayım.
Sultan Murat bir gece uykusunda ilginç bir rüya görür ve tam anlam veremez. Veziri Siyavuş Paşa’ya emir verir ve tebdili kıyafet İstanbul sokaklarına çıkarlar. Beyazıd’tan Vefa’ya, oradan da Zeyrek’e geçerler. Unkapanı’na vardıklarında yerde yatan bir ceset görürler. Kim olduğunu sorarlar ancak kimse cevap vermek istemez. Mahalleden biri cevap verir “Ayyaşın berduşun biridir. Boş verin, yolunuza bakın”. “Nereden biliyorsunuz” diye soruyla karşılık verince bir diğeri cevap verir “Kırk yıllık komşumuz, müsaade et de bilelim.” Başka biri “İyi bir zanaatkârdır ancak parasını pulunu hep yanlış yerlere harcar.” Diye devam eder. Yaşlı bir amca gelerek “Sor bakalım, mahalleden kimse onu daha önce camide görmüş mü” diye heyheylenir. Bunun üzerine toplanan halk yavaş yavaş dağılır. Vezir de gitmek için toparlanırken padişah “nereye” diye sorar. Vezir “gitmek istersiniz diye düşünmüştüm” diye cevap verir. Ama padişah kolay vazgeçmek istemez. Önce cenazeyi defnetmek için Fatih Camii’ne götürürler. Defin işleriyle ilgilenip musalla taşına yatırırlar. Daha ezan vaktine epey vardır. Bu nedenle padişah “Ben ailesi var mı, onu araştırayım” der. Padişah adamcağızın evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Padişah, kadına eşinin vefat ettiğini söyleyince kadının dili açılır, anlatmaya başlar. “Kocam aslında iyi adamdı. Mahallelinin kızdığına bakmayın. Eline geçen bütün parayı alkole verirdi. Ümmeti Muhammed içmesin diye. Malum kadınların ücretini öder eve getirirdi, günaha girmesinler diye. Ben de onlara ilmihali bilgilerden, menkıbelerden konuşurdum. Uzak camilere giderdi “Öyle bir imamın arkasında durmalı ki tekbir alınca Kâbe’yi görmeli” diyerek. “Bey sen vefat edince bu gidişle kimse cenazeni kaldırmayacak” derdim hep. O da bana “Ben mezarımı bile kazdım. Allah büyüktür hatun. Hem padişahın işi ne” diye cevap verirdi…
Sözün özü; toplum olarak birbirimizi anlamaya çalışmak, hüküm vermekte acele etmemek ve merhameti elden bırakmamak gerekir. Mahalle kültürünün temelinde de zaten birbirini gözeten, koruyan ve anlamaya çalışan bir vicdan vardır. Kaybolan bu duyarlılığı yeniden kazanmak, ancak insanı insan olduğu için değerli görmeyi öğrenmekle mümkündür. Ve duyarlı olmak etrafına ışık saçmaktır dostlar. Özümüzü yeniden hatırlamak temennisiyle…
Behice Dağcı, belgesel ve televizyon programlarından edindiği güçlü tecrübelerini sinema alanına taşıyan bir senaristtir. TRT ve farklı yapım şirketlerinde senaryo geliştirme kurgu ve metin yazarlığı süreçlerinde aktif rol almış hikaye anlatıcılığını eğitimci kimliğinin derinliği ile birleştirir. Gerçek hayat öykülerinden beslenen, toplumsal hafızayı ve insani değerleri ön plana çıkaran yazım tarzıyla dikkat çeker. Nuh Mehmet Baldöktü Anadolu Lisesinde öğrenim gördü. Erciyes Üniversitesi Türkçe öğretmenliği bölümünden mezun olduktan sonra çeşitli öğretim kurumlarında öğretmenlik yaptı. Eğitim dünyasında üstün zekalı çocuklara yönelik programlar, özgül öğrenme güçlüğü olan çocuklara yönelik bireysel çalışmalar ve yaratıcı yazarlık atölyeleri gibi pek çok alanda eğitimler verdi. Gazi Üniversitesi Eğitim Yönetimi yüksek lisans eğitimi ile akademik bir perspektif kazandı. Yakın arkadaşının davetiyle katıldığı bir televizyon programında yapımcının teklifiyle medya dünyasına geçti. Senarist, yapımcı ve sunucu olarak çeşitli projelere imza attı. TRT belgesel için hazırlanan “Yükleniyor: Bir Oyun Belgeseli” ve “Ailem Candan Yakın Kalpler” projelerinde senarist olarak görev aldı. Ayrıca radyo ve televizyon programlarında hem metin yazarlığı hem sunuculuk yaptı.
