Aynı toprağın iki hikâyesi: Milliyetçilikler
Bazı topraklar vardır; sadece üzerinde yaşanmaz, aynı zamanda hatırlanır; hatta fazlası: O topraklar, insanların kendilerini anlatma biçimlerine dönüşür. Yahudiler ve Araplar için aynı coğrafya, böyle bir yer olmuştur, burası bir harita değildir, bir hafızadır; bir ülke değildir, bir hikâyedir. İran ve onun daha geniş yankısı olan Pers ise coğrafyadan çok bir süreklilik duygusudur. Orada toprak, sınırlarla değil, kelimelerle çizilir. Bir destanın içinde yaşar gibi yaşanır; dünle bugün arasında bir kopuş değil, yankı vardır. Bu topraklarda, diğerlerine göre yeni olan Türkler ise yürünerek değil, birikerek oluşmuş bir metindirler. Her adım, başka bir çağın yankısını taşır. Türkler, buralara bir yabancı olarak gelirler, garibandırlar; birbirini öldüren köylüler, onu öldürmez, bakamadıkları hayvanları ona güttürür, süremedikleri toprakları ona sürdürürler, yarıcılıktan ağanın kızına talipliğe kadar yükselirler, birbirine düşman köylülerle ittifak kurarlar, bazen barıştırır, bazen düşman olurlar, böyle, böyle köye egemen olurlar. Onlarda yurt, sahip olunan değil; zaman içinde içe çekilen, yoğrulan ve yeniden anlatılan bir şeydir. Aldıkları ve sonra kaybettikleri Rumeli ise artık gidilemeyen ama terk de edilemeyen bir iç mekâna döner; kaybın, hafızayı nasıl diri tuttuğunu fısıldar. En çok adıyla var olan biri vardır burada: Kürtler. Onlar için Kürdistan tam çizilemeyen, ama sürekli hatırlanan bir yerdir. Haritalarda parçalanmış olsa da hafızada bütün kalan bir coğrafyadır. Dağlar sadece yükselti değildir, sığınak ve tanıktır; yollar sadece mesafe değil, ayrılık ve arayıştır. Bu yüzden orası, varlığını sahip olmaktan çok hatırlamakla sürdüren bir yurt, söylenerek, anlatılarak, taşınarak yaşanan bir yerdir; hem kalp, hem beyindir. Ermeniler belki en çok yokluğun içinden konuşurlar. Bir zamanlar yaşanmış, sonra dağıtılmış, sonra dünyanın dört bir yanına taşınmış bir hafızanın merkezidir. Ev, sadece içinde yaşanan bir yer değil; kaybedildikten sonra zihinde yeniden kurulan bir mekândır. Bu yüzden olsa gerek Ermeniler için coğrafya, sınırlarla değil, hatırlamanın ısrarıyla var olur. Ermeni Soykırımı, bu hafızanın kırılma noktalarından biridir; anlatıyı kesintiye uğratır ama aynı zamanda onu daha da derinleştirir. Böylece yurt, fiziksel bir yer olmaktan çıkar; dilde, hikâyede, yas ve hatırlamada yeniden kurulan bir şeye dönüşür. Rumlar için Ege Denizi’yle İstanbul arasında kalan dünya, sadece bir coğrafya değil; bir sürekliliğin kırıldığı ama tamamen susmadığı bir hikâyedir. Konstantinopolis, bir şehrin ötesinde, bir medeniyetin hafızası olarak yaşar. Kiliseler, sokaklar, eski mahalleler, hepsi artık yalnızca mekân değil, hatırlamanın sahneleridir; Nüfus Mübadelesi, hikâyenin en keskin eşiklerinden biridir. Bir anda yer değiştiren hayatlar, geride bırakılan evler ve yeni kurulan ama eskisini unutmayan dünyalar… Böylece yurt, gidilen yer ile kalınan yer arasında bölünür; insan iki coğrafya arasında değil, iki hatıra arasında yaşamaya başlar. Bu yüzden Rumlar için toprak, belki de en çok “geri dönülemeyen ama terk de edilemeyen” bir şeydir. Denizler bile burada mesafe değil; hafızayı taşıyan birer aynaya dönüşür.
Kürdistanlı Yahudi tasavvufu-Kabala bilgini Asenath Barzani
Böyle bakınca toprak tek bir anlam taşımaz: Bir yerde çatışan hatıraların ağırlığıdır, bir yerde biriken zamanın sessizliği, bir yerde kesintisiz bir anlatının yankısı, bir yerde adıyla var olan bir arayış, bir yerde ise kaybın içinden yeniden kurulan bir hafıza. Ve belki hepsinde ortak olan şudur: İnsan, üzerinde yaşadığı yeri değil, kaybettiği, hatırladığı, anlattığı ve yeniden kurduğu yeri yurt edinir.
Bu hikâyeler uzun süre birbirine değerek aktı. Aynı şehirlerin sokaklarında yürüdüler, aynı dillerin gölgesinde düşündüler, aynı gökyüzünün altında dua ettiler. Fakat modern zamanla birlikte, bu ortaklık yerini keskin bir ayrışmaya bıraktı, artık mesele birlikte yaşamak değil, kimin hikâyesinin bu toprağı tanımlayacağı sorusuydu. Bir halk için burası dönüşün yeriydi. Yüzyıllar boyunca dağılmış, sürgün edilmiş, beklemiş bir hafızanın yeniden kök salma arzusu… Toprak, burada sadece bir yer değildir, tamamlanmamış bir cümlenin son kelimesiydi. Eve dönmek, sadece fiziksel bir hareket değil, tarihin yarım kalmış bir vaadini gerçekleştirmekti. Diğer halk için ise aynı toprak, zaten bir evdi. İçinde yaşanmış, hatıralarla dolmuş, gündelik hayatın sessiz ritmiyle örülmüş bir yer. Ve bir gün, o evin kapısı artık eskisi gibi açılmamaya başladı; ev dediğimiz şey de, sadece duvarlardan değil, süreklilikten yapıldı. O süreklilik kırıldığında, geriye sadece mekân değil, eksilmiş bir varlık kaldı ve aynı toprak, iki farklı zaman duygusu içinde kaldı: Biri geçmişten geleceğe uzanan bir vaat idi, diğeri geçmişten koparılmış bir kayıp… Bu iki zaman, birbirine temas eder ama asla birleşmezdi!
Zamanla bu hikâyeler sadece anlatılmadı; savunuldu, keskinleşti, sınırlar çizdi. Haritalar ortaya çıktı. Oysa haritalar tarafsız değildir, masum değillerdir; onlar da birer anlatıdır. Çizilen sınır, görünmez bir cümle kurar: Burası benim. Ama aynı çizgi, başka bir hikâyede şu anlama gelir: Burası artık benim değil. Dil de bu çatışmanın içine çekildi. Aynı kelimeler farklı anlamlar kazandı. Güvenlik bir taraf için artık var olmanın şartıydı, diğer taraf için kuşatılmışlığın adı: Direniş birinin onuru, diğerinin tehdidi oldu. Böylece kelimeler bile taraf tuttu; dünya, ortak bir anlam zemini olmaktan çıktı. Ve şehirler… Özellikle bir şehir (Kudüs), bu hikâyelerin en yoğunlaştığı yer oldu. Taşları bile hatıra taşıyan, her adımda başka bir geçmişin yankılandığı bir yer. Orada yürüyen biri, aslında tek bir şehirde değil, üst üste binmiş birçok anlatının içinde yürüdü. Ama bu anlatılar birbirini tamamlamaz; sadece üst üste yığılır ve çatışma anlaşmazlıktan çok, trajediye döner; burada taraflar yalnızca karşı karşıya gelmez; aynı zamanda kendi haklılıklarının içinde sıkışıp kalır. Her biri kendi acısını merkeze taşır.
Ve belki de en zor olan şuydu: İnsan, kendi acısına bu kadar yakınken, başkasının hikâyesini gerçekten duyabilir miydi? Belki de mesele hiçbir zaman yalnızca toprak olmadı. Toprak, daha derin bir şeyin yüzeye çıkan hâliydi: Tanınma arzusu, var olma hakkı, unutulmama isteği… Bize bir hikâye anlatılmadığında, yok olmaya başlar. Ama burada iki hikâye vardır. Ve her biri, diğerinin sessizleşmesini ister gibi görünür. Yine de bir ihtimal vardır: Belki bu toprak, tek bir hikâyeye ait olmak zorunda değildir. Belki mesele, kimin haklı olduğundan önce, iki hikâyenin aynı anda var olmasına izin verip veremeyeceğimizdir. Ama bu, en zor soruyu beraberinde getirir: Bir insan, kendi hikâyesini kaybetmeden, başkasının hikâyesine yer açabilir mi?
İbraniler ve Araplar, tarih boyunca aynı coğrafyada yaşamış, kültürel ve dini etkileşimler geliştirmiş iki topluluktur. Ancak modern dönemde ortaya çıkan milliyetçi hareketler, bu ilişkileri yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ontolojik ve etik bir çatışmaya dönüştürmüştür. Özellikle 20’inci yüzyılın başlarında yükselen İbrani ve Arap milliyetçiliği, aynı toprak üzerinde farklı ulusal hedefler geliştirirken, ulus, tarih ve hak gibi kavramların kendisini de tartışmalı hâle getirmiştir. Yahudiler ve Araplar, Sami halkları olarak dil ve kültürel köken bakımından yakın ilişkilere sahiptir. Endülüs ve Abbasi dönemlerinde kurulan entelektüel etkileşim, yalnızca tarihsel bir olgu değil, aynı zamanda kimliklerin geçirgenliğini gösteren bir örnektir.
Ancak bu ortak geçmiş, modern dönemde farklı şekillerde yeniden yorumlanmıştır. Bunu Maurice Halbwachs (kolektif hafıza) ve Nietzsche (yaşam için tarih) üzerinden yorumlamam biraz daha aydınlatıcı olur: Toplumlar geçmişi olduğu gibi değil, bugünkü ihtiyaçlarına göre yeniden kurarlar. İbrani anlatısında diaspora, geri dönüş, fikri öne çıkarken, Arap anlatısında sömürgecilik ve parçalanmışlık deneyimi öne çıkar.
Her iki hareket de 19. yüzyıl Avrupa milliyetçiliğinden etkilenmiştir. Bu bağlamda ulus, doğal bir gerçeklikten ziyade, Benedict Anderson’ın ifadesiyle “hayali bir cemaat” olarak ortaya çıkar. İbraniler, Yahudi etno-dini kimliğini modern ulus formuna dönüştürürken; Araplar dil ve kültür üzerinden bir kimlik inşa eder. Bu durum, Ernest Renan’ın “ulus her gün yeniden yapılan bir plebisittir” görüşünü doğrular: Her iki kimlik de sürekli olarak yeniden üretilir. İbraniler, daha dar bir coğrafyada somut bir devlet kurma hedefi taşırken; Araplar daha geniş ve parçalı bir coğrafyada birlik arayışı içindedir. Bu fark, yalnızca stratejik değil, aynı zamanda ontolojik bir ayrımı da yansıtır: İbraniler yoğunlaşmış egemenlik üretir; Araplar ise dağınık bir kimlik alanı yaratırlar. Modern milliyetçiliklerin bu iki örneği, teori açısından çelişkili bir yapı ortaya koyar. Bu bağlamda Doğu, parlak ama oldukça karmaşık ifadelerle anılır. Edward Said’in vurguladığı gibi: “(Doğu) yalnızca işgal edilmez, aynı zamanda temsil edilerek yeniden üretilir.” Said, Oryantalizm’in temel kavramını kullanarak Doğu’yu Batı’nın temsil ve söylemleri üzerinden tanımlar. Ancak Doğu’yu yalnızca pasif nesne olarak görmek, bölgesel, tarihsel ve yerel özneleri göz ardı etme riskini taşır. Bazı çalışmalar, yerel aktörlerin Batı temsillerine direniş gösterdiği ve bunları yeniden kurguladığını ortaya koyar. Örneğin Arap dünyasında Albert Hourani, İran’da Jalal Al-e Ahmad ve Ali Şeriati; Hindistan’da Ramachandra Guha ve Anand Teltumbde bu yaklaşımı temsil eder. Bu örnekler, Said’in temsilin tek yönlü ve baskıcı olduğu vurgusuna eleştirel bir karşılık sunar; tarihsel pratikte karşı-temsil ve etkileşim de mevcuttur. Ayrıca, Said’in tezinde Batı genellikle homojen ve hegemonik bir aktördür; oysa her Batı temsilcisi “Doğu’yu işgal etmek ve yeniden üretmek” niyetinde değildir. Bazıları eleştirel, işbirlikçi veya öğrenmeye açık olmuştur. Bu nedenle Said’in genel geçer söylemi, bazı örneklerde indirgemeci olabilir.
Said’in çalışması 1978’de yayımlanmıştır ve günümüz çok merkezli iletişim ortamında, tek yönlü temsil iddiası sınırlı bir geçerlilik taşır. Küresel medya, akademi ve popüler kültür, Doğu’yu hem Batı hem de yerel aktörler aracılığıyla yeniden temsil etmektedir; yeni medya ve diaspora çalışmaları, karşı-temsilin gücünü artırmıştır. Said güç ve temsil ilişkisine odaklanırken, Foucault’nun “bilgi-iktidar” anlayışı, temsilin sadece bir boyutu değil, sürekli değişen güç dinamikleriyle şekillendiğini vurgular. Bununla birlikte, Halbwachs’ın kolektif hafıza teorisi, yerel toplumların kendi tarih ve kültürel anlatılarını aktif olarak yeniden ürettiğini gösterir.
Bu bağlamda İbraniler için Doğu (İsrail üzerinden), bir özgürleşme; Araplar/ Filistinliler için bir yerleşimci bir egemenlik biçimi olarak işler. Dikkat edilirse her ikisi de kendi içlerinde anti-emperyalist bir karakter........
