Sürecin dili, Hatimoğulları’nın rolü
Öcalan’’a atfedilen “Yavuz-İdris-i Bitlisi ittifakı” referansı büyük tartışmalara yol açtı. Bu tartışmayı sadece “kim ne dedi” polemiği olarak görmek, meselenin asıl önemini kaçırmak olur. Çünkü konuşulan şey, yaşadığımız tarihsel sürecin, dönemecin hangi dille, hangi hafızayla inşa edileceği.
Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki 16. yüzyıldaki işbirliği, kuru bir tarih sayfası değil. Bu işbirliği Anadolu’daki Alevi nüfusa yönelik ağır bir şiddet dönemiyle de anılır – ki Alevilerin coğrafyanın tümünde çeşitli tezahürler ile zulme uğramasının başladığı ve yüzyıllardır müesseseleştiği bir işbirliğidir.
Bugün bu ittifaka olumlu bir atıf yapıldığında, bunu duyan bir Alevi vatandaş için mesele akademik bir tartışma değildir; atalarının hafızasından kendi hafızasına aktarılan bir travmanın yeniden canlanmasıdır. Bu nedenle, kaynağı ve bağlamı ne olursa olsun, bu tür tarihsel referansları güncel bir siyasi model ya da örnek olarak sunmaktan kaçınmak gerekiyor.
Ama bu referans (kaynağı ne / kim olursa olsun) gündeme geldiğinde bunu tartışan, görüş bildiren, tartışmanın muhatabı olanlara yönelik olarak ifrat ile tefrit arasında gidip gelmekten de kaçınılmalı.
Elli üç Alevi aydının yayınladığı bildirge, “sürece karşı çıkış” değil, meşru kaygılar taşıyan ve süreçte alınacak yol düşünüldüğünde zamanlaması uygun bir uyarıdır.
Ne var ki Alevilerin bu haklı hassasiyetinin, yanlış bir hedefe yönlendirilmesi riski de var (bunu yapmak isteyenler var). İddia konusu tartışmalı tutanakların doğruluğu belirsizken ve DEM Parti bizzat bu yaklaşımı benimsemediğini açıkça ifade etmişken, partiyi ya da yetkililerini bu söylemin sahibi ilan etmek stratejik bir hatadır.
DEM Parti, kuruluşundan bu yana toplumsal çeşitliliğe (Kürt, Alevi, sosyalist, laik kesimlere) dayanan geniş bir tabana yaslanıyor. Bu partiyi “Sünni-Kürt ittifakı”nın taşıyıcısı gibi göstermek, hem gerçeği çarpıtır hem de sürecin en güçlü toplumsal destekçilerinden birini gereksiz yere........
