Munzur’un sırdaşları: Zeynep Ana ve annemin mahşeri hasbihali
Bazı vedalar vardır sadece bir canın gidişi değil, bir coğrafyanın hafızasının, bir tarihin vakur suskunluğunun ve bir devrin en soylu direncinin toprağa sırlanmasıdır. Zeynep Ana’nın bu dünyadan çekilişiyle, Çanakkale Cezaevi’nin o sağır duvarları önünde kurulan “kadınlar meclisi”nin son kandili de söndü.
Onları hatırlıyorum… Hafızamın en kuytu köşesinde, o demir kapıların ve buzdan parmaklıkların gölgesinde iki canlı anıt gibi duruyorlar: Zeynep Ana ve annem. Onların dostluğu bir cezaevi kuyruğunda başlamadı; kökleri Dersim’in kadim topraklarına, gençliklerinin tozlu yollarına ve aynı pınardan su içtikleri o eski aile hukukuna dayanıyordu. Kader, onları yıllar sonra Dersim’in yeşilinden koparıp Çanakkale’nin o hoyrat rüzgârına, evlat kokusuna hasret birer “ziyaretçi” olarak savurmuştu.
İki ana, iki fidan, tek bir kıyamet
Biri Sakine’sine, diğeri ağabeyime Çanakkale’ye giderdi. Sırtlarında Dersim’in bin yıllık kederini, bakışlarında Munzur’un hırçın ama berrak........
