Hatamla sev beni
Son zamanlarda yakın çevremin bana sorduğu “Neden artık yazmıyorsun?” sorusunun cevabını arıyorum. Bu beni de rahatsız ediyor çünkü artık işle ilgili haber metinlerinin dışında tek satır yazasım yok. Buna tıkanıklık diyemem çok başka bahaneler arıyorum. Sıcak havayı bile gerekçe göstermişliğim oldu. Oysa değil suçlunun kim olduğunu biliyorum.
İlkokuldayken okuma yazma bilmeyen komşumuz Fehime’nin Diyarbakır’da yaşayan annesine yazdığım mektuplarla yazı hayatına giriş yaptım. Fehime’nin mahalledeki komşularının adını tek tek sayarak selam göndermesini, annesine, kardeşlerine, memleketine olan hasretini mektuba dökerken benim için çok zor olsa da onunla empati kurmaya çalışırdım. Yıllar sonra danışmanlığını yaptığım kişilerin konuşma metinlerinin mayasını bu mektupların oluşturduğunun farkında değildim henüz. Bu ‘yeteneğimi’ fark eden arkadaşlarım kompozisyon ödevleri, düğün davetiyeleri, taziye mesajları, sevgililerine yazmak istediği mektuplar, teknoloji geliştikçe sevgiliden gelen ucu açık mesajlara nasıl yanıt vereceklerine ilişkin soluğu yanımda alırlardı. Sence burada ne demek istemiş? Şöyle yazsam gururumdan ödün vermiş olur muyum? Gerçi “kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi” ama bir başkası adına kelam etmek daha konforlu gelirdi bana. Bu soruların cevabını ararken birbirimizin olaya bakış şeklini, duygularını, heyecanını, deneyimlerini de paylaşıyor, birbirimizi besliyor, bir kez daha tanışmış oluyorduk. Bu bir duygu alışverişiydi. “Uzun metni kimse okumaz, betimlemeler can sıkıcı olabilir, okuru ilk cümlede yakalamak gerek” fikri henüz gelişmemişti. Tıpkı adeta bir kısa........
