Madımak’ta önce sesler sustu
Bazı yangınlar ateşle başlamaz. Önce sesleri alır insanın elinden, sonra sözü, sonra nefesi. Madımak’ı düşündüğümde önce alevleri değil, susturulan sesleri görüyorum. Çünkü bazı olaylar gözle değil, kulakta kalanlarla hatırlanır; bir ülke bazen gördükleriyle değil, susturduklarıyla anlatılır.
O gün yanan yalnızca bir otel değildi. Bir bağlamanın teli koptu, bir şiirin dizesi yarım kaldı, bir kitabın sayfaları kapanmadan sustu. Ardından insanlar… Ama belki de en önce sesler eksildi.
Sivas’ı konuşurken hep yangından söz ediyoruz. Oysa yangından önce başka bir hayat vardı; türkü vardı, şiir vardı, kahkaha vardı, bir şenliğin telaşı vardı. İnsanlar sözle, müzikle, düşünceyle bir aradaydı. Pir Sultan Abdal adına düzenlenen buluşma, yalnızca bir etkinlik değil, sözün ve hafızanın aynı masada oturduğu bir zamandı. Kimi elinde sazıyla gelmişti, kimi yeni yayımlanan kitabını okurlarıyla buluşturacaktı, kimi şiirlerini ilk kez o gün seslendirecekti. Hiçbiri birkaç saat sonra isimlerinin bir anma listesinde yan yana okunacağını bilmiyordu.
…aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki gidip yağmurlara durayım
söylenmemiş sahipsiz bir şarkıyım
belki sararmış eski resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun dilinde (1)
Madımak’ta yaşananı anlamaya çalışırken insanın karşısına hep aynı ağırlık çıkıyor: yalnızca insanların yaşamını yitirmesi değil, bir ülkenin sesinin eksilmesi. Çünkü orada yaşamını yitiren canlar; bir ülkenin hafızasını taşıyan şairler, ozanlar, yazarlar, düşün insanlarıydı da. Metin Altıok’un şiiri eksildi;
…Ve bırakıp gittiğinde
Bir küçük boşluk kalsın
Alnını dayadığın yerde;
Bir yalnızlık işareti
İşleyen ta içime. (2)
Behçet........
