Acıların farkında olmak ve trajik yaşamlar
Gecenin karanlığı bağrında her türlü sesi taşır: kuşların, böceklerin, rüzgârın, ineklerin, köpeklerin… Kamera yüzlerine yaklaşırken, onların gözlerini kapatıp seslere kulak kesilişini biz de anlamaya çalışırız. Çünkü kuş, böcek, hayvan sesi değildir bu. Onların korkulu rüyası hâline gelen yaklaşan araba sesleridir. Çünkü arabaların sesi, “geliyorlar” anlamına gelir. Gelenlerin kim olduğunu herkes bilir. Onlar sadece gelir ve istediklerini alırlar.
Tatiana Huezo’nun Yangın Gecesi (Noche De Fuego) adlı uzun metrajlı filmi, bir çeşit distopyayı andırır. Ne yazık ki kurmaca yapısının altında acı bir gerçeklik vardır. “Başka yerlerde yaşanan ve haber olarak dikkatle seçilen, savaşlarda biriken acıların farkında olmak, bu anlamıyla kurgusal bir farkındalıktır.”1 Yönetmenin göstermek istediği tam da bu farkındalıktır. Kamerasının belleğine doğayı, sesleri, çocukları, kadınları yerleştirirken, insanlığın giderek yitirilen değerlerini de karakterlerinin bakışlarında görünür kılar.
Sessizlik, filmin en güçlü alt metinlerinden biridir. Bu sessizlik, her an hissedilen korkuyla iç içe geçerken, görünmeyen tehdidi daha da görünür kılar. Her şeyin göründüğü gibi olmadığını bilen karakterlere biz de hiç zorlanmadan eşlik ederiz. Çünkü doğanın sesleri ve görüntüleri, bu dünyanın masumiyetini değil, sürekli tetikte olma hâlini anlatır.
Küçük kız, yemyeşil ormanın içinde doğanın renklerini birer birer sayar: sarı, siyah… Görüntüler ilerledikçe bu renkler yalnızca doğanın çeşitliliğini değil, onun taşıdığı ikili anlamları da açığa çıkarır. “Kırmızı” dediği anda kadraja yaklaşan yılan, doğanın büyüleyici güzelliğiyle ölümcül tehlikesini aynı anda görünür kılar. Benzer biçimde, ölü bir kelebeği taşıyan karıncalar da yaşam ile ölümün, zarafet ile acımasızlığın aynı doğanın içinde yan yana var olabildiğini hatırlatır.
Görüntülerle anlatımı zirveye taşıyan Huezo, bir çocuğun bakışı ile bir yetişkinin gözlerini, hayâl gücü ile şiddeti, kötüler ile iyileri, âna sığan koparılış ile mucize kurtuluşları, hayatta kalmak ile ölümü iç içe vermeyi başarır. Yaşamın pamuk ipliğine bağlı olduğu bir coğrafyada uyuşturucu kartellerinin halk üzerindeki şiddetinin ayrıntılarını izleriz. Bu bazen diyaloglar yoluyla değil doğal yaşamın günlük akışında gözler önüne serilir. Öyle anlar olur ki hikâyeyi unutur, kendimizi onların doğal yaşamının bir parçası gibi hissederiz. Bu yanıyla film anlatmak istediğini fazlasıyla anlatır. Vicdani bir sorumluluk ile dolaştırır izleyiciyi o küçük köyde. Çünkü “Vicdan her yerde apolitiktir. Ne haksızlığın yapıldığı dünya ile ne de bu haksızlığın dünyanın geleceğine ilişkin sonuçlarıyla ilgilidir. Vicdan bireysel benlik ve onun bütünlüğü için ürperir.” 2
Filmde en kötü şeyin gecenin karanlığına düşen “geliyorlar” sesinin bıraktığı korkudur. Çünkü Huezo belgesel geçmişini Yangın Gecesi ile Meksika’da ortaya çıkan insani krizin, hükümet ile karteller arasında devam eden savaşın, yaygın insan hakları ihlallerinin, uluslararası uyuşturucu ve seks ticaretini bu kurgulanmış hikâyesine taşır. Kadınlar ve kız çocuklarına çevirdiği kamerasında üç kız çocuğunun farklı yaş aralıklarına gideriz. Alışılmadık bir reşit olma öyküsüdür.
Herhangi bir devlet korumasının olmadığı, güvencesiz, uyuşturucu kartellerinin baskısı altında olan bu yerde kız........
