menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Silah bırakma arzusu, silah bırakma gücü

72 0
13.07.2025

Sırrı Süreyya Önder’in aziz hatırasına

Laf uzayacağı için peşinen özür diler, sabrınıza sığınırım. Fakat gördüklerimi kısa kesip birtakım hükümlerle bitirmeyi hiç istemedim, çünkü Diyarbakır’dan yola çıktığım andan başlayarak gördüklerim, tekrar Diyarbakır’a dönene kadar olan bitenler ve elbette Casene Kanyonu’nda şahit olduklarım ayrıntılı biçimde ele alınmayı hak ediyor. Sıkıcı bulanlar hakkını helal etsin, şöyle bir çare düşündüm: Her ara başlık kendi başına okunabilir, yani atlaya atlaya okuyabilirsiniz.

Diyarbekir’den Habur’a: Yarının Türkiyesi için bir gösterge

İşte biliyorsunuz, Türkiye’den çok sayıda gazeteci, STK temsilcisi ile DEM Parti ve bileşenlerinden siyasetçiler tören için 10 Temmuz 2025’te Diyarbekir’den yola çıktı. Buluşma yerinde dört otobüs vardı. Yolda katılanlar oldu. Son büyük katılım akşam yemeğinin de yendiği o güzelim Cizre’deydi. Bize ne yemekten demeyin: Çok güzel bir mekanda, Cizre aşçılığının bütün hünerlerinin sergilendiği şahane bir yemekti. Hem konvoydakiler hem de ev sahibi mekanın bütün çalışanları aşırı heyecanlıydı. Konvoyda Kürtçe bilmeyen birçok kişi olmasına rağmen hizmet dili Kürtçeydi ve bilmeyenlerin birçoğu da, “Nasıl söylenir” diyerek isteklerini, siparişlerini Kürtçe söylemeye çalışıyordu.

Habur’dan geçerken pasaport kontrol noktasında görevli polislerin arkasında ayakta duran birer kişi pasaportları ve sahiplerini dikkatle izliyor, ellerindeki telefonlarla onlar da işlemler yapıyordu; bu güvenlikçi uygulamayı eleştiri için yazmıyorum, tersine Amed’den Habur’a varana kadar “güvenlikçi” hiçbir şeyle karşılaşmadık. Barış içinde yaşanan bir ülkede, bir geziye, bir sanatsal etkinliğe giden yolcular gibiydik. Oysa daha birkaç hafta önce İstanbul’dan Akçay’a gitmek için bindiğim otobüs yolda üç defa kimlik kontrolünden geçirilmişti. “Doğu’ya özgürlük, Batı’ya baskı” hinliğini (hainliği mi desem?) yapanlara koz vermek için yazmadım bunu, aslında sürecin öneminin bir göstergesi olarak yazdım: Yolculuğun bu etabı, görmeye gittiğimiz “silah bırakma töreni”ni mümkün kılan sürecin başarıyla tamamına ermesi halinde Türkiye’de nasıl bir günlük hayatın mümkün hale geleceğini, yani “çatışma ve şiddet” zemini yerine “hukuk ve siyaset zemini”nin öne çıkacağını bize önceden işaret ediyordu bana sorarsanız.

Zaxo’dan Süleymaniye’ye: Kürtler arasında yakınlık umudu

İşlemler uzamadan geçildi karşı tarafa, yani Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı Zaxo’ya. Orada pasaport kontrolüne girmeden önce resmi bir karşılama heyetinin bizi beklediğini gördük: Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani’nin temsilcisi Dilşad Şehab, KDP Politbüro Üyesi Serbest Lezgin, Duhok Valisi Dr. Ali Teter, Zaxo Sınır Temsilcisi Hemid Eli ve başka birçok KBY yetkilisi bekliyordu. Ahmet Türk, Gültan Kışanak, Leyla Zana gibi kıdemli siyasetçiler, DEM Parti eş başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, eski Eşbaşkanlardan Mithat Sancar ve Sezai Temelli gibi birçok isim vardı konvoyda ama karşılama heyeti siyasi-gayrisiyasi ayrımı yapmadan herkese aynı güler yüzle ve konukseverlikle yaklaşıyordu. Yetkililerden bürokratlara, güvenlik görevlilerinden hizmetlilere ve gazetecilere varana kadar herkes çok şıktı. Bizim konvoyun siyasetçileri de gazetecileri de STK’cileri de hayli turist gibi kalıyor onların yanında.

Sohbetten çok memnundular, servis görevlileri canla başla çalışıyor, güvenlik görevlileri herkese yardımcı olmaya çalışıyordu; sürekli soğuk su servisi var, sürekli ihtiyaç soruluyor; Kurmanci varsa yeter, Soranî zaten resmi dil ama olmadı İngilizce…

Genişçe bir salonda oturuyor herkes, ayakta da çok insan kalıyor. Salonun arka tarafında bir ikram masası kurulmuş, tatlılardan. Fakat konvoydakiler fark etmiyor bunları, ev sahiplerinin heyecanlı ve sıcak ağırlama çabası, konukların bir an önce yola çıkma arzusuyla yarışıyor. Dönüş için herkes kalkınca bazı görevliler, tatlılar kaldı diyor, ikram edememiş olmanın üzüntüsüyle. Konukların kendi alacağını düşünmüşler, ama bir önce gitmek isteyen konuklar fark etmedi bile. Ben, ismini izin almadığım için yazmadığım iki arkadaş, bütün heyete vekaleten tadına bakıyoruz ikramların; kalan yol boyunca arkadaşlar takılıyor, vay yediniz baklavaları tek başına diye. Sefamız olsun ama zaten az yedik, hepsini yemeye kalksak tören başlayana kadar orada kalırdık.

Zaxo’daki protokoler karşılama, Hewler’e varana kadar protokoler eskorta dönüşüyor. Önümüz ve arkamız, tamamı lüks ciplerden oluşan güvenlik eskortlarıyla tutuluyor. Yoldaki bir konaklama yerinde nereden ne alabiliriz diye bakınırken, ev sahipleri sürekli bilgilendiriyor: Nereden ne ihtiyacınız varsa alabilirsiniz. Hangi para geçiyor? Hiçbir para geçmiyor, misafirsiniz.

Gece yarısı Hewler’e varıyoruz. Aynı özenli ağırlama çabası burada da hakim. Sabah erkenden yola çıkıyoruz, Erbil’e uçakla gelenlerin de katılımıyla sayımız artıyor. Yola geldiğimiz otobüslerle değil, KYB yönetimine ait protokol araçlarıyla çıkıyoruz. Belki 50 araçlık bir konvoy çıktıyor ortay, eskortlarla beraber.

Hewler-Süleymaniye yolu: KDP-KYB işbirliği

Süleymaniye ile Hewler arasındaki yol pek iyi değil, iki şehri ve bölgeyi unutan gücün diyalog arzusunun azlığını gösteriyor belki de yolların hali, ama şikayetçi değiliz, herkesin aklında törenin yeri, biçimi, ne olacağı, olmayacağı, kimin geleceği, gelmeyeceği var. Süleymaniye’ye yaklaşıyoruz, bir noktada “Artık 20 dakika kaldı” bilgisi geldi. Ardından KYB yönetimine ait güvenlik güçlerini görmeye başladık. Yolları tutan zırhlılar, lüks cipler, tam teçhizatlı özel güvenlik birimleri; yaya olanların hepsi sırtlarını yola dönmüş: Açık bir mesaj, biz konvoyu koruyoruz. Hewler ve Süleymaniye yönetimleri, hedeflenen törenin güvenli biçimde gerçekleşmesi için yoğun bir işbirliği yapmış; Süleymaniyeli yetkililer ve görevlilerde de aynı güler yüz, aynı ağırlama heyecanı gözleniyor. Bu sürecin tamamına ermesini iki yönetimin de istediğini gösteriyor muhtemelen bu ilgi ve özen, ama aynı zamanda birçok konuda anlaşamayan üç Kürt aktörün anlaşabildikleri noktada işbirliği konusundaki becerilerini de gözlememize yol açıyor. KDP ve YNK’nin ulaşım-intikal ve tören yerinin çevre güvenliği konusunda işbirliği elbette PKK ile diyalog halinde şekillenmiş olmalı. Törenin yeri, PKK yetkilileriyle YNK yetkililerinin diyalogu sonucu seçilmiş.

Yolculuğun bu etabı da sürecin başarıyla tamamına ermesi halinde Kürtlerin kendi aralarındaki ilişkilerin de tıpkı Türkiye’deki gibi “çatışma ve şiddet” zemininden, “hukuk ve siyaset” zeminine geçebileceğini ve ek olarak da işbirliği ve diyalog kapılarının güçlü biçimde açılabileceğini işaret ediyordu.

Casene Kanyonu, mekansal sembolizm ve heyecanlı bekleyiş

Konvoyumuz bir kanyonun ağız bölgesine doğru yöneliyor; siperlikli bir oturma alanı hazırlanmış, servis-ikram çadırları, tuvalet bölümleri oluşturulmuş. Kanyon ve içindeki mağara sadece coğrafi güzelliğiyle değil, tarihsel değeri nedeniyle de bugün turistik bir mekân. Biz mağarayı göremiyoruz, kanyonun ağzından sahnenin kurulduğu yere kadar 60-70 metrelik dimdik bir merdiven taş merdiven iniyor.

Merdivenin bitiminden 20-30 metre aşağıdaki düzlükte sahne oluşturulmuş. Sahnenin sağında dev bir sitîl, kazan yerleştirilmiş. Sahne ve oturma bölgesine geçerken (Süleymaniye Asayiş birimleri tarafından) aranıyor ve uyarılıyoruz: “Kaka, telefûn qedexe ye.”

Bekleyiş başlıyor, başlarken bulunduğumuz yerin “değeri ve önemi” hakkında bilgiler alınıp verilmeye başlıyor: Kanyonun adı Soranca “Casene” yani kurmanci “Çapxana” yani “Basımevi.” Mağaranın adı da “Şikefta Casene.” İngilizler 102 yıl önce Süleymaniye’ye saldırdığında Şêx Mehmud Berzencî bu kanyonu üs haline getirmiş; özellikle direnişin basın-yayın faaliyetlerini buradan yürütmüş. 1923’te yayına başlayan “Dengî Heq” burada hazırlanıp basılmış. 1800’lerin başında........

© İlke TV