menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bitirirken: ‘Tamamen gönüllü’

39 0
18.07.2026

“Cinayet” manşetleriyle Hızırağa’nın adını öğrendik; Kızılbaşların sesini ise hiç duymadık. Doksan iki yıl sonra öğrendik ki köyün adı artık Hıdırağa diye yazılıyor, ahali de “tamamen gönüllü” olarak namaza başlamış.

Gele gele geldik sona, sonuca. Şükrü Aslan, “1930’ların Türk basınında Aleviler” (BirGün, 20 Temmuz 2022) başlıklı yazısında dönem gazetelerine dair önemli bir gözlem yapar: “30’lu yıllarda gerek ilgili yasal düzenlemeler ve gerekse de kuruluş ve işleme biçimi nedeniyle gazeteler, merkezi yönetimin bir tür aynası gibiydi.”

Kuşkusuz öyledir. Ancak medya yalnızca tek yönlü işlemez. Gazeteler, yasal çerçeve, bürokratik baskı, sermaye yapısı ve merkezi yönetimin söylem ve uygulamalarını yansıttıkları kadar, hitap ettikleri okur kitlesinin duygu, inanç ve önyargılarını da gözetir, yeniden üretir. Gerçekten dönemin basını da “az kelimeyle çok iş” yapıyordu.

Nefret söylemi asla yazıda/sözde durduğu gibi durmaz. Hukuki zora eşlik eden sözel ve sembolik şiddet, fiziksel şiddetin önünü açar. Edirne’de “halkın” Kızılbaşları kuşatması, işlenip işlenmediği belli olmayan cinayetten önce gelen bu toplumsal (milli) nefret mutabakatının cisimleşmiş halidir.

Aradan onlarca yıl, sayısız hükümet, yasa ve siyasal kadro geçtikten sonra Ortaca, Maraş, Çorum ve Madımak’ta karşımıza çıkan “halk” da aynı eşitsizlik rejiminin ürettiği halktır.

Tansu Çiller’in Madımak katliamından sonra “dışarıdaki halka zarar gelmedi” sözünü söylemesini mümkün kılan, Cumhuriyet boyu kurumsallaşmış ayrımcı dil ve siyaset geleneğidir; halkın kim Kızılbaşın kim olduğu bilgisi daha doğmadan Çiller’in hafızasına kazınmıştı. Konuşan bilinçaltı değil, siyasal üst/egemen bilinçti.

Alevilere yönelik ayrımcılık ve bunun 1928-1945 arası basınındaki görünümü, basit bir baskı ya da asimilasyon politikasının ötesine işaret eder. Ayhan Yalçınkaya’nın önerdiği kavramla burada yürürlükte olan şey “kavimkırım” (ethnocide) politikasıdır.

Yalçınkaya’nın ifadesiyle modern devletin seferber ettiği bu politika, “bir bünye olarak Aleviliği dağıtmaya, çözmeye ilişkindir.” (Kavimkırım İkliminde Aleviler, Dipnot 2014 kitabında, sayfa vermiyorum, hepsini okumakta fayda çok.)

ALEVİNİN EVİ ÖZEL ALAN DEĞİLDİR!

İktidar, sermaye, medya ve okur arasındaki karşılıklı etkileşim “ana akım” gazeteciliği oluşturur. Cumhuriyet’in erken döneminde bu mutabakatın en açık biçimde kurulduğu alanlardan biri Alevilikti.

Ele aldığımız Edirne vakası, tek bir olay üzerinden bu mekanizmanın nasıl çalıştığını göstermeye yetiyor.

Haberlerde dikkat çeken ama sona bırakmayı tercih ettiğim bir “ayrıntı” daha var: Aleviler bir dergâhta ya da tekkede değil, bir evde toplanmışlardır.

Zaten dönem medyasında yer alan baskınların hepsi evleredir; bunlardan bazıları yedi, sekiz kişilik aile ya da komşu buluşmalarıdır.

Çünkü Tekke ve Zaviyeler Kanunu’yla bu işlevi gören mekânlar tasfiye edilmiş, geriye yalnızca evler kalmıştır. Yani baskı sadece “dinsel” değil, düpedüz sosyal niteliktedir.

Dergâhlar, ocak mekânları “suç evi” sayılarak kamulaştırıldıktan sonra Alevilerin evleri de fiilen şüpheli mekânlara dönüşmüştür.

Çünkü resmi bakış açısından suç yalnızca belirli ritüeller değil, Aleviliğin kendisidir. Bugün cemevlerine iyi tarafından kalkınca “kültür evi”, kötü tarafından kalkınca “cümbüş evi” diyen anlayışların kökü oraları en başta suç evi olarak........

© İlke TV