menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şüpheden Sanık Yararlanır (mı?)

18 5
12.02.2025

I. Giriş

Gerçek hayattan sinemaya aktarılmış “Marshall” adlı filmden; Bunları esas hakkında savunmasında açıklayan sanık müdafii, yaptığı savunmanın sonunda şüpheleri sıralarken masada duran su dolu bardağa şüphe sayısınca mürekkep damlatır, su bulanır ve şüphenin yenilmesi ile elde edilmesi gereken berraklık kaybolur.

Bu yazımızda; Ceza Yargılaması Hukukun temel ilkelerinden birisi olan “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi, bu ilkenin önemi, bu ilke ile ilgili Yargıtay kararları kaleme alınmıştır.

Belirtmeliyiz ki; Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda belki “şüphe” kavramı aleyhe ve olumsuz anlam içermesi sebebiyle şüphenin umumiyetle sanık aleyhine uygulandığı, hatta ispat yükünün yer değiştirerek sanığa yüklendiği, suçsuzluk/masumiyet karinesinin anlamını yitirebildiği, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.223/5’in yazılı bir hükümden ibaret kaldığı, yani tatbikatta sanığın suçluluğunu gösteren ve şüpheyi yüzde yüz sanık aleyhine yenen somut delillerle ispat kuralının uygulanmadığı, vicdani delil sisteminde öncelikle gerekenin iddiayı ispatlayan somut deliller olduğu, bu olmadan ve şüphe somut delillerle sanık aleyhine yenilmeden, yalnızca sübjektif vicdandan ve şüpheden hareketle mahkumiyet kararı verilemeyeceği izahtan vareste olduğu halde, uygulamada “şüpheden sanık yararlanır” ilkesine tezat kararların verilebildiği, hatta bu kararların Yargıtay’ın bu konuda içtihadı ile de uyumsuz olduğu, buna rağmen şüpheden hareketle veya ispat yükünün yerini değiştirmek suretiyle mahkumiyet hükümlerinin kurulabildiği görülmektedir.

“Şüphe” konusunda birçok çalışma ve emsal karar olduğu halde; objektif bakımdan tarafsız görünen hakimin sübjektif tarafsızlığını bozduğu, bu kapsamda suçun işlendiğine ilişkin iddiayı yüzde yüz ispatlayan, hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmiş somut deliller olmaksızın sanığın mahkumiyetine karar verildiği görülebilmektedir.

II. “Şüpheden Sanık Yararlanır” İlkesi

Şüphe; tereddüt veya kararsızlık demektir. Bu tereddüt veya kararsızlık giderilemediği takdirde, şüpheden sanık yararlanır[1]. Ceza yargılamasında ise tereddüt veya kararsızlık haline yer olmadığı, şüphenin sanık aleyhine yüzde yüz giderilmediği sürece maddi hakikat ve adalete ulaşılamayacağı tartışmasızdır.

Ceza Hukukunda; suçluluğu ispatlanamayan kişilerin suçsuz kabul edilmesi gerektiği temel ilkesine “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi denir. Bu ilke; ceza adaletinin sağlanmasında önemli bir rol oynayıp, suçlu olduğu iddia edilen sanığın, yargılama neticelendirilmediği sürece suçlu olarak cezalandırılamayacağını ifade eder. Latince “in dubio pro reo” olarak bilinen bu ilke, Ceza hukukunun en temel haklarından birisi olan suçsuzluk/masumiyet karinesini de güvence altına alır.

Ceza Muhakemesi Hukukunda; bir kişinin suçlu olup olmadığı, sübjektif zan ve tahminlerle değil, ancak usulüne uygun mahkemeye getirilmiş somut delillerle ortaya koyulmalıdır. Elbette ortada bir suç varsa, bu suçun failleri yönünden gerekli inceleme, araştırma yapılmalı, fakat itham sisteminde özellikle soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının detaylı ve titiz bir şekilde emrinde bulunan kolluk aracılığıyla araştırma yapması gerektiğini, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. maddesinin 2. fıkrası uyarınca; maddi gerçeğin araştırılması ve adil/dürüst bir yargılamanın gerçekleştirilebilmesi için, emrindeki adli kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü olduğu belirtmiştir.

“Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223. maddesinin 2. fıkrasının (e) bendi ile yine 223. maddenin 5. fıkrasında tanımlanmıştır. Bu hükümlere göre; “Yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması,” ve “Yüklenen suçu işlediğinin sabit olması halinde, sanık hakkında mahkumiyet kararı verilir”. Suçluluğu ispatlanamayan sanık suçlu sayılamaz, suçsuzluk/masumiyet karinesi gözardı edilemez.

Yeri gelmişken, Anayasa m.38/4’den kısaca bahsetmek faydalı olacaktır. Bu hükme göre, “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. Hükmün gerekçesinde; suçsuzluk karinesinin getirildiği, kesin mahkumiyet hükmüne kadar sanığın suçsuz sayıldığı, suçsuzluğunu ispat mükellefiyetinde olmadığı, ispat külfetinin iddia edene ait olduğu, iddiacının suç iddiasını makul şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispat etmesiyle bu karinenin çürütülebileceği, ancak bu halde mahkeme tarafından mahkumiyet hükmünün verilebileceği, aksi takdirde sanık hakkında beraat kararına hükmedileceği açıklanmıştır.

Uygulamada; Anayasa hükmünde ve gerekçesinde masumiyet değil de, suçsuzluk karinesi denildiğinden, şüphelinin veya sanığın masum kabul edilemeyeceği, bu nedenle suçlanabileceği ve suçsuzluk karinesinin de iddia eden tarafından çürütülebileceği yönünde bir görüş olduğu, esasen bu ilkenin masumiyet karinesi olduğu, bu kavram ile suçsuzluk karinesinin aynı anlamı taşıdığı, masum kabul edilmek ile suçsuz sayılmak arasında bir farkın da bulunmadığı, suçsuz sayılanın masum sayılmayacağı gibi bir sonuca da varılamayacağı, dolayısıyla da suçsuzluk veya masumiyet karinesi kavramlarının kullanılmasında bir sakınca bulunmadığı, çünkü her ikisinin de karine olduğu, yani aksinin iddia eden tarafından somut delillerle ispatlanabileceği, bu sebeple her ne kadar Anayasada suçsuzluk karinesinden bahsedilse de, bu karinenin bilinen adının masumiyet karinesi olduğu, nitekim adil/dürüst yargılanma hakkının güvence altına alındığı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.6/2’de de “Bir suçla itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.” hükmüne yer verildiği, İHAS hükümlerinin de Anayasa m.90/5 gereğince bağlayıcı olduğu, bu nedenle suçsuzluk veya masumiyet karinesi kavramları üzerinden hukuki yararı olmayan tartışmaya girmeye gerek olmadığı,

İzahtan varestedir.

Şüphe; bir kişinin suçluluğuna dair yeterli delil olmaması durumudur. Şayet bir suçla ilgili yeterli ve kesin delil ortaya koyulamıyorsa, bu durumda sanık lehine olan şüpheden onun yararlanması gerekir. Sanık aleyhine ortaya koyulan delillerin şüpheli olması, emin olunmaması, tezatlık içermesi veya küçük veya büyük oranda olduğuna bakılmaksızın sanık lehine şüphenin olması halinde şüpheden sanığın yararlanması gerektiği ve somut delillerle desteklenmeden verilen kararların geri dönüşü zor, hatta imkansız durumlara yol açabileceği gözardı edilmemelidir.

“Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi; özellikle delillerin yetersiz olduğu, suçun işlenip işlenmediği konusunda kesin bir görüş birliği olmadığı, olsa olsa bu olmuş ve/veya olmamıştır şeklinde kalınan durumlarda gündeme gelmesi gerektiği, fakat varsayımlar üzerinden hareket edilmeye devam edildiği görülebilmektedir Bununla birlikte, adaletin sağlanması için suçsuzluk/masumiyet karinesi ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi, bireysel hakların korunması açısından önemli olup, bu ilke yolu ile ceza yargılamasında bir denge kurulduğu, suçluluğu ispatlanmayan kişilerin haksız yere cezalandırılmasının önüne geçildiği tartışmasızdır.

“Adil/dürüst yargılanma hakkı” başlıklı İHAS m.6/2’de; “Bir suçla itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.” hükmüne yer verildiği, aynı doğrultuda Anayasa m.38/4’de; “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” hükmü ile şüpheden sanık yararlanır ilkesinin güvence altına alındığı, CMK m.223/2-e ve m.223/5 hükümleri ile de bu ilkeye uygulamada güvence getirildiği görülmektedir.

Belirtmeliyiz ki; yargılama konusu suçun işlendiğinin sabit olduğu, ancak işlendiği iddia edilen suçun, sanık tarafından işlenip işlenmediğinin kesin ve somut delillerle ispat edilemediği durumlarda CMK m.223/2-e’ye başvurulur. Bu durumda işlenen bir suç bulunmakla birlikte, bu suçu işleyenin sanık olduğu konusunda şüphe bulunmaktadır ve bu şüphenin sanık aleyhine giderilemediği durumda lehine değerlendirilmesi gerektiği düşünülmelidir. “Şüpheden sanık........

© Hukuki Haber